Polonya’nın En Eskisi, Poznan

Poznan’ın dört yanı söylence

Warta Nehri’nin kıyısındaki Poznan, Polonya’nın en eski kentlerinden. Ülkenin ilk kralları katedralinde gömülü, kimilerince ilk başkent. İkinci Dünya Savaşı’nda tarihi dokusu tahrip edilse de yeniden canlandırmayı başarmış. Haziran ortasındaki Avrupa Futbol Şampiyonası’nda tüm dünyanın gözü bu güzel şehre dönecek. İrlanda, Hırvatistan ve İtalya arasındaki üç önemli maç Miejski Stadyumu’nda oynanacak.

Öğle güneşi altında, Poznan’ın Tarihi Kent Meydanı’nda yüzlerce turist başlarını kaldırmış, Belediye Binası’ndaki saatin üzerindeki pencerenin açılmasını heyecanla bekliyor. Saat tam 12’yi vurduğunda, iki ahşap keçi açılan kepenklerin ardından dışarı çıkacak, yerlerini alacak, alkışlar ve sevinçli haykırışlar arasında defalarca toslaşacak! Onlar bunu yaparken gökyüzüne bir de trompet sesi yükselecek. Keçiler içeri girerken, damdaki trompetçi, borusunu son kez üfleyip halkı selamlayıp gözden kaybolacak. Tarihi binada günde bir kez yapılan bu tören, Poznanlıların yüzyıllar önce doğan söylencelerini bugüne taşımalarının örneklerinden biri. Üstelik bu tören, iki söylenceyi buluşturuyor: “İki Beyaz Keçi” ve “Trompetçi ile Kuzgunlar Kralı”… İlkine göre, 1551’de Belediye Binası’nın alınlığına yapılan saatin açılışı için Vali bir şölen düzenler. Aşçısı Mikolaj’dan leziz geyik eti pişirmesini ister. Dalgınlıkla eti ocakta yakan Mikolaj’ın paniğine, yamaklarından biri derman bulmaya çalışır. İki keçi yakalayıp getirir. Ancak keçiler çatıya kaçar. Saatin açılışını seyretmeye gelen kalabalık, tören başladığında şaşkınlıkla iki keçinin damdaki çıkıntıda toslaştığını görür ve kahkahalara boğulur. Halkın neşelenmesi hem aşçının canını kurtarır, hem de saatin üzerine iki keçinin her gün toslaştığı bir mekanizmanın yerleştirilmesine yol açar.

İkinci söylence, halkı düşman saldırısına karşı uyarmak için binanın üstünde nöbet tutan gözcüyle ilgili. Gözcünün oğlu Bolko, yaralı bir kuzgunu iyileştirir. Kuş dile gelip Kuzgunların Kralı olduğunu söyler. Teşekkür olarak gümüş trompet armağan eder. Yardım ihtiyacı olduğunda çalmasını söyler. Birgün Poznan düşmanlarca kuşatılır. Bolko, trompeti öttürür. Büyük bir kuzgun sürüsü düşman ordusuna saldırır. Neye uğradıklarını anlayamayan askerler geri çekilir, kent kurtulur.

BELEDİYE BİNASINA HOMEROS RESMEDİLMİŞ

Polonya’nın Wielkopolska bölgesindeki Poznan, Avrupa’nın en güzel meydanlarından birinde, böyle söylencelere ev sahipliği yapıyor. Meydanın çevresi gökkuşağını anımsatan yapılar; ponpon, püskül, kağıttan kesilmiş kuş ve çiçek sepetleriyle dekore edilen küçük, pahalı olmayan ama şık cafeler; gece mavisini caz ve rock müziğiyle yıkayan restoranlar, ara sokakları antikacılarla dolu… Belediye’nin Rönesans Salonu, zor beğenenleri bile etkileyecek güzellikle… Dış cephesindeki alınlık resimlerine bakarsanız, birinin Anadolulu ozan Homeros’a ait olduğunu görürsünüz. Meydandaki dört çeşme de mitolojik kahramanlardan esinlenilerek yapılmış. İşte Apollon, elinde liriyle! İşte Deniz Tanrısı Neptün! Savaş Tanrısı Mars fıskiyeler içinde! Propserpina’yı kucaklayan Pluto!
Biraz ötede, bir ara sokakta bir başka çeşmenin önünde Bamberkalı köylü kadını, başka bir söylencenin tanığı olarak kovalarını omzuna asmış, dikiliyor. Poznan’ın her yerinde söylence, her yerinde mitoloji!
Meydandaki kafede mola verdikten sonra Poznan’ı keşfe başlayın. Müzik delisiyseniz, Stary Rynek 45-47 numaradaki Enstrüman Müzesi’ne uğrayabilirsiniz. Geleneksel Leh ve Avrupa çalgıları arasında geçmişe yolculuk anlamına geliyor bu. Müzede konser varsa kaçırmayın.

GENÇ EVLİLER JORDAN KÖPRÜSÜ’NE KİLİT ASIYOR

Tarihi Poznan’ı 2300 minyatür ve 1200 model ağaçtan oluşan ışık oyunlarıyla dolu küçücük bir dünyanın içinde görmek isterseniz, “Makieta Dawnego Poznania” gitmelisiniz. Meydana bağlanan ara sokaklardan birindeki bu eşsiz gösteri 30 dakika sürüyor. Sonra, faytona binip Ostrow Tumski Katedrali’ne kadar gidebilir, Jordan Köprüsü’nün demirlerine kilit asıp sonra sonsuza dek ayrılmamak için anahtarları nehre atan gelin ve damatların mutluluğuna tanık olabilirsiniz. Ardından Parish Kilisesi’nin meleklerine göz atabilirsiniz. Malta Gölü’nün kıyısı da yaz tembelliğini özleyenler için ideal bir seçenek. Siz ağaçların altında otururken önünüzden beyaz kuğuları anımsatan yelkenliler geçecek.

Kitap kurduysanız Raczynski Kütüphanesi’nin önündeki Sağlık Tanrıçası Hygeia’yı selamladıktan sonra içeri girebilir, eski kağıt kokusunu içinize çekerek değer biçilmez kitaplarla tanışabilirsiniz. Hygeia’nın bu yapının önünde ne işi var derseniz; bunun 1829’da kütüphaneyi kurmayı düşleyen Kont Racyznski’nin seçimi olduğu söylemeliyiz. Bu önemli aristokrat, Yunan uygarlığının sembolleriyle doldurduğu Poznan’ın o dönemlerde “Yeni Atina” olarak anılmasına yol açmıştı. Poznan Ulusal Müzesi ise, resim tutkunlarına deva olacak nitelikte sanat yapıtlarına evsahipliği yapıyor.

Kentin en ünlü yerlerinden birisi, eski bir bira fabrikasının restorasyonundan doğan Stary Browar Alışveriş Merkezi… Eski bir yapıyı özgün tasarımla bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden yaratma denemesinin başarılı bir örneği… Alışverişi, şık lokantalarda yemek yemeyi seviyorsanız, bir gününüz geçecektir burada. İçinde butik bir otel de olan yapının karşısındaki Müzik Tiyatrosu’nun programına da göz atmayı ihmal etmeyin. Gecelerinizden birine renk katacak bir konser ya da gösteri yakalayabilirsiniz.

RACZYNSKI SARAYININ GÖRKEMİ

Poznan çevresinde nereye gidelim derseniz, cevabımız: Dört bir yana! Otomobil kiralayıp rotanızı Rogalin’deki Raczynski Sarayı’na çevirin, işte Wielpolska bölgesinin en güzel yapılarından biri! Bazı bölümlerinin restorasyonu sürse de, sarayın yalnızca sergi salonlarını ve bahçesini gezmek bile mutluluk verici… Polonya’daki en seçkin resim koleksiyonunun sizde yaratacağı renk sevincinin baş sanatçıları, Jacek Malczewski ve İstanbul’a da gelmiş olan Jan Matejko olacak. Bahçeye çıktığınızda ise, kuş sesleri arasında, aşağıdaki gölcüğü çevreleyen yemyeşil koruyu, çiçek kokularını ve Poznan’a adını veren söylencenin kahramanları olan Leh, Rus ve Çek adlı üç delikanlıyı simgeleyen ünlü üç meşe ağacını görebilirsiniz.

ELHAMRA’DAN ESİNLENDİ

Kornik’deki kale Polonya’daki en fotoğrafik yapılardan biri. Bir gölcüğün içinde sizi bekleyen, kaleden çok şatoyu andıran bu yapının içine girdiğinizde, bir sürprizle karşılacaksınız. Kuzey Afrika mimarisinin örneği büyük salona İspanya’daki Elhamra Sarayı’nın bir bölümü örnek alınmış. Kaleden çıkışta yandaki arboretuma uğramanızı öneririz. Kökleri, güneş görmek için yeryüzüne çıkan tuhaf ağaçlardan dev çiçeklere kadar botanik dilinin güzel sözcüleriyle karşılaşacaksınız. Edebiyat meraklıları, kaleye beş dakika uzaklıktaki bir eve uğrayabilirler. Bu yıl yitirdiğimiz Nobel Ödülü sahibi Leh şair Wislawa Szymborska doğdu o evde çünkü. Ev ziyarete açık olmasa da, şiir okurları için büyük bir şairin ayak izlerini takip etmek heyecan verici olsa gerek.

598 YILLIK DOSTLUK

Polonya’da nereye giderseniz gidin, Türk olduğunuzu söylediğinizde dostça bir tebessümle karşılaşıyorsunuz. Nedeni tarih boyunca Rusya’nın ezici gücüne karşı Osmanlı’yı denge unsuru olarak görmeleri. Bir kahinin, “Türkler atlarına Vistül Nehri’nden su içirdiğinde Polonya özgürlüğüne kavuşacak” sözü hâlâ hafızalarda. Bu kehanet Rusya, Prusya, Avusturya işgalleri sırasında umut olmuş. Bugün ise bir dostluk bağı. Dostluğun 600’üncü yılı 2014’de iki ülkede törenlerle kutlanacak.

TOP POLONYA’DA DÖRT KÖŞE

Akgün Akova ve Gülden Akıncı, dört yıldır, Türkiye ve Polonya’yı doğası, tarihi, edebiyatı, sanatıyla yan yana getiren bir kitap hazırlıyor. “Bir Aynada İki Ülke: Türkiye ve Polonya” projesine Polonya’nın İstanbul Başkonsolosluğu ve Polonya kentlerinin belediyeleri destek veriyor. Projenin ilk ürünleri, haziranda İstanbul ve İzmir’de sokak sergilerine dönüşecek. Avrupa Futbol Şampiyonası’nın oynanacağı dört Polonya kenti; Varşova, Gdansk, Wroclaw ve Poznan’dan fotoğrafların yer alacağı serginin adı, “Top, Polonya’da Dört Köşe!”

YAZ FESTİVALLERİ

* 9-24 Haziran: 37’nci St. John Fuarı (ortaçağ atmosferinde geleneksel el işleri fuarı)
* 17 Haziran: Nehirde Ejderha Tekneleri Yarışı
* 21 Haziran: Yılın en uzun günü fener alaylarıyla kutlanıyor.
* 3-7 Temmuz: Malta Festivali’nde salonlarında, meydanlarında tiyatro, müzik, dans gösterileri yapılacak.
* 15-19 Temmuz: Animasyon Film Festivali.
* 9-11 Ağustos: Etno Port etnik müzik festivaline bu yıl Kore’den Meksika’ya, Türkiye’den İsrail’e pek çok ülkeden topluluklar katılıyor.

Kaynak: Hürriyet

Zamanın merkezi: Greenwich

Dünyanın başlangıç meridyeninin bulunduğu İngiltere’nin başkenti Londra’daki Greenwich her gün ziyaretçi akınına uğruyor. Burasının “0 noktası” olarak kabul edilmesinin hikayesi ise yaklaşık 130 yıl öncesine uzanıyor.

Coğrafya derslerinde ve kitaplarında enlem ve boylam konusu anlatılırken sıkça adı geçen ve bir çok kişiye yabancı olmayan Greenwich, Londra’nın güneyinde, Thames nehri kenarında bulunan bir semt.

İngiltere’nin birçok semti gibi yeşil alanlar ve parklarla çevrili Greenwich’in dünya genelinde tanınmasını sağlayan ise Greenwich parkının içinden yürüyerek ulaşılan dünyaca ünlü gözlemevi.

Küçük bir tepeyi tırmanarak ulaşılan Greenwich Kraliyet Rasathanesini her gün çok sayıda turist ziyaret ediyor. “Sıfır noktasını” simgeleyen çizginin ve çelikten yapılmış dünyanın önünde durarak hatıra fotoğrafı çektiren ziyaretçiler arasında Türk vatandaşları da bulunuyor.

Kızıyla birlikte “0 noktasını” ziyaret eden Ali Başer isimli Türk vatandaşı, ilkokuldan beri okuduğu “Greenwich”i gördüğü için çok mutlu olduğunu söyledi. Başer sadece “bir çizgi” olarak hayal ettiği Greenwich’teki gözlemevi ve etrafındaki müzelerden de etkilendiğini ifade etti.

22 OYLA GREENWICH SAATİ

Greenwich meridyeni sadece İngiltere’den geçmiyor. “0 boylamı” Fransa, İspanya, Cezayir, Burkina Faso ve Gana gibi ülkelerden de geçerek, dünyanın doğu ile batı yarım küresini ayırıyor.

Londra’daki bu “hayali boylam” sadece dünyada yönün bulunmasına yardımcı olmuyor, aynı zamanda iki boylam arasındaki 4 dakikalık zaman farkı dünyadaki “uluslararası zaman dilimini” belirliyor.

19. yüzyıla kadar her ülke güneşe göre kendi zaman kavramını belirlerken, 19. yüzyılın sonlarında demiryollarının ve iletişim ağlarının gelişmesiyle küresel zaman ve saat kavramına duyulan ihtiyaç artıyor.

Washington, Berlin ve Paris gibi şehirlere karşın Londra’daki Greenwich semtinin yapılan konferansta seçilmesinin nedenlerinden biri olarak, dünya deniz ticaretini yürüten denizcilerin yüzde 70’inden fazlasının oylamadan önce de Greenwich zaman dilimini kullanıyor olması gösteriliyor.1884 yılında 25 ülkeden 41 delege Washington’da bir araya gelerek, “Uluslararası Meridyen Konferansını” düzenliyor ve dünyanın saat dilimlerini belirleyecek kararı almaya çalışıyor. Bu konferansta yapılan oylama sonucu 22 oyla Greenwich “0 meridyeni” olarak belirleniyor. Oylamada, San Domingo karşı, Fransa ile Brezilya ise çekimser oy kullanıyor. Böylece, kısaltılmışı GMT olan “Greenwich Mean Time (Greenwich saati)” dünyanın kullanacağı uluslararası zaman dilimi olarak belirleniyor.

Türkiye’den Londra’ya ulaşım artık çok kolay. Türk Hava Yolları Londra’ya haftada 40 sefer  düzenlemektedir. THY uçak bileti ve Pegasus gibi Londra’ya uçan diğer havayolu şirketlerinden ucuz uçak bileti bulmak için karşılaştırma sitelerinde fiyatları sorgulamanızı öneriririz. Ne kadar erken rezervasyon yaparsanız o kadar ucuza uçabilirsiniz.

Kaynak: Ntvmsnbc

Çöldeki altın şehir Jaisalmer

Çöldeki altın şehir JAISALMER

Kehribar renkli kum taşından yapılmış, balkonları dantel gibi işlenmiş konakların, görkemli Jain tapınaklarının, saray ve kalelerin şehri Jaisalmer. Hindistan’ın kuzeybatısında, Thar Çölü’nün kıyısında, eski İpek Yolu’nun üzerinde. Ulaşımı zor olduğu için bugün sadece meraklı gezginler görüyor güzelliğini. Okurumuz Muammer Ertan, eşi ve kızıyla gitti. İzlenimlerini yazdı.

Hindistan’a gitmek uzun zamandır hayallerimi süslüyordu. Bir gezginin bu ilginç, renkli ülkeyi mutlaka görmesi gerektiğine inanıyordum. Ama hep ertelemek zorunda kalmıştım. Nihayet bu sene eşim ve kızımla hayallerimi gerçekleştirdim.

Türkiye’nin dört katı büyüklüğündeki yüzölçümüne sahip ülkeyi hakkını vererek gezmenin ancak birkaç seferde mümkün olabileceğinin farkındaydım. 17 günlük ilk gezi için Rajastan’ı seçtim. Bu eyaletin görkemli mihrace sarayları, tarihi kaleleri, göz kamaştırıcı tapınakları, muhteşem güzellikteki konakları ve renkli festivalleriydi beni çeken. Delhi’den Udaipur’a uçarak başladık geziye. Kiraladığımız araçla Jaisalmer, Jodhpur, Pushkar, Ajmer ve bölgenin başkenti Jaipur’a, sonra Agra’ya ulaştık. Hızlı trenle Jhansi’ye, karayoluyla Orccha üzerinden muhteşem güzellikteki Khajuraho Tapınakları’na geçtik. Uçakla gittiğimiz Varanasi’de gezimizi noktaladık.
Son derece keyifli, sorunsuz geçen turda beni en çok etkileyen şehirlerden biri de Pakistan sınırına yaklaşık 100 kilometre mesafedeki Jaisalmer oldu.

KALEDEKİ EVLERDE SEÇKİN KASTIN ÜYELERİ YAŞIYOR

/_np/2094/16612094.jpgHindistan ölçülerine göre küçük sayılacak 50 bin nüfuslu Jaisalmer tamamen çöl rengine bürünmüştü. Bu nedenle “Sarı ya da Altın Şehir” olarak adlandırılıyordu. Geçmişte İpek Yolu rotası üzerinde büyük bir ticaret merkeziydi. Orta Asya’yı Hindistan’a bağlayan yoldan geçen kervanların ödediği vergi ve ticaret kenti zenginleştirmişti. En parlak dönemini 16 ve 17’nci yüzyıllardaki Moğol hakimiyeti sırasında yaşamıştı. Bombay (Mumbai) limanının açılmasıyla ticaret yolları değişince önemini de kaybetti. İngiliz idaresi altındayken, Bombay ve Kalküta limanları önemli ticaret merkezleri oldu. Böylece Jaisalmer çölün ortasında uzun yıllar unutulup kaldı. Günümüzde özellikle Avrupalı gezginler ilgi gösteriyor. Bu güzel şehir turizmle eski görkemli günlerine dönmek istiyor. Fakat turistik merkezlere uzaklığı nedeniyle henüz yeterince ilgi görmüyor.

Biz gezimize kentin tarihi merkezindeki kaleden başladık. Trikuta Tepesi’ndeki surlarla çevrili kaleyi 1156’da Raca Rawal Jaisal yaptırmış. Zaten şehir de ismini kurucusundan almış. Racastan bölgesinin geniş bir alana yayılmış olan bu en eski ikinci kalesi, ülkenin diğer kalelerinden farklı. Çünkü eski dönemde tüm nüfusun yaşadığı bu kalede halen yaklaşık dört bin kişi sakin bir şekilde yaşamını sürdürüyor. Bunların çoğu da Hindistan kast sisteminin en tepesindeki Brahmanlar.

EN GÜZEL TAPINAK 24’ÜNCÜ PEYGAMBERİN

Kalenin içine dört ayrı kapıdan geçilerek ulaşılıyor. Bunlar sırasıyla Akhai Pol, Suraj Pol, Ganesh Pol ve Hawa Pol. Rüzgar Kapısı olarak bilinen Hawa Pol’un önünde küçük dükkanlar sıralanıyor. Pakistan’dan geldiği söylenen rengarenk işlemeli örtüler kale duvarına tutturulmuş alıcısını bekliyor.

Kale girişindeki meydan çöl rengindeki gözalıcı yapılarla çevrili. Gerek kale surları, gerekse buradaki yapılar sarı kumtaşından yapılmış; yapımında da harç kullanılmamış. Eskiden festivallerin, törenlerin, kraliyet gösterilerinin organize edildiği bu meydanın en güzel yapısı günümüzde müze olarak ziyaret edilen Kraliyet Sarayı. Yapı ince işlemeli pencereleri ve balkonlarıyla dikkat çekiyor. Meydanın sağ tarafında ise mihracenin hareminin bulunduğu mekan var. O dönemde tamamen örtülü olan kadınlar yapının o küçücük deliklerinden aşağıda olan biteni gizlice seyredermiş.

Kalede evlerin, dükkanların, eski saray ve konakların yanı sıra Jain tapınakları göze çarpıyor. Hindistan’da yaklaşık 4 milyon üyesi olan Jainizm dinine ait Jaisalmer Kalesi’ndeki yedi tapınaktan süslemeleri, mimarisi ile en dikkat çekeni, Jainlerin 24 peygamberinden sekizincisi Chandraprabhu’ya adanmış olan tapınak. Kumtaşından zarif oymalarla süslenmiş tapınağın kutsal kısmındaki dört yüzünde peygamberin birer heykeli bulunuyor.

Kalenin dar sokakları arasında dolaşırken, burada yaşayan halkın günlük yaşamına da tanıklık ediyoruz. Evinin önünü süpüren, çamaşır yıkayan, tahıl ayıklayan, arkadaşıyla sohbet eden kadınlara rastlıyoruz. Kutsal olduğuna inanılan inekler sokak aralarında serbestçe dolaşıyor. Bu da Hindistan’da sık rastlanan, alışıldık manzaralardan biri.

Kalenin karşısındaki Jaisalmer Çarşısı geçmişte kervanların uğrak yeriymiş. Çarşıda dolaşırken, gezmesi son derece keyifli labirent gibi uzanan dar sokaklar bizi “haveli” adı verilen görkemli yapılarla buluşturuyor.

Şehri bir günde gezdik. Ertesi sabah Jodhpur’a hareket ettik. Jaisalmer’e bizim gibi Udaipur’dan karayoluyla geleceklere Udaipur’a yaklaşık 2.5 saat mesafedeki Ranakpur’a uğramalarını öneririm. Ülkenin en önemli Jain tapınaklarından biri burada. İlk Jain peygamberi Adinath’a adanmış tapınak 1444 mermer sütunuyla muhteşem bir güzelliği, işçiliği gözler önüne seriyor. Hergün saat 12.00-17.00 arası ziyarete açık. Kaçırılmaması gereken bir eser.

ZENGİN TÜCCARLARIN SANAT ESERİ HAVELİ

Geçmişin zengin afyon, ipek tüccarları iç avlulu, birkaç katlı taş konaklar yaptırırmış. Bunların ismi haveli. Kentin güzelliği de, işte bu saray yavrusu konaklardan geliyor. Jaisalmer, Hindistan’ın havelileriyle en dikkat çeken şehri. Son derece göz alıcı bu yapılara ince bir işçilik ürünü olan zengin süslemeler damgasını vurmuş. Dış cepheleri ince taş oymalarla bezenmiş. İçleri daha sade. Yine de duvarlarındaki freskleri, tavan süslemeleri, zarif nişleri ve avluya bakan nakışlı balkonlarıyla görülmeye değerler. Bunlardan bazıları ücret karşılığı gezilebiliyor. 19’uncu yüzyılda kale çevresindeki mahallelerde inşa edilen havelilerden üçü bu mimarinin başyapıtı: Nathmal, Patwon ki ve Salim Singh… Nathmal Haveli gezisi ardından Jaisalmer’in dar sokakları bizi birkaç yüz metre ilerdeki Patwon ki Haveli önüne çıkarıyor. Bu içlerinde en güzeli. Bu yüzden de günün her saati ziyaretçisi hiç eksik olmuyor. Dar bir sokağın içinde bu kadar muhteşem güzellikte bir taş konakla karşılaşmayı doğrusu beklemiyordum. Jaisalmer’in en zengin tüccarlarından biri olan Patwa tarafından sarı kumtaşından inşa edilmiş. Patwa’nın her bir oğlu için yaptırmış olduğu yan yana gelmiş altışar katlı beş bloğun birleşmesinden oluşuyor. Büyük yapının balkonları dikkat çekiyor. Zaten havelilere ruhunu veren de kumtaşından ince işçilikle oyulmuş, zarif nakışlı balkonları. Hayranlıkla seyrettim taşlardaki ince işçiliği. Nasıl da büyük bir ustalıkla taşa bu kadar güzel şekil verilmişti…

ÇÖLDE DEVELİ SAFARİ

Jaisalmer, Thar Çölü kıyısında. Çölde safari turları düzenleniyor. Ciple merkeze 45 kilometre mesafedeki Sam köyüne ulaşılıyor önce. Buradan deveyle çöle çıkılıyor. Günbatımı sonrası çölde yemekli, danslı eğlence organize ediliyor. Gece çölde konaklamak da mümkün. Çöl safarisi yapmayı düşünenlerin Jaisalmer’e en az iki, hatta üç tam gün ayırmasını öneririm.

Kaynak: Hürriyet

Konfüçyus acaba Türk döneri yeseydi…

National Geographic Traveller dergisinin Çin edisyonunda İstanbul tanıtıldı.

Dünyanın en büyük kültür ve gezi dergilerinden “National Geographic Traveller” dergisinin Çin edisyonu farklı bakış ve görüşlerle İstanbul’u tanıtan 21 sayfalık ek yayımladı.

İstanbul’da yaşayan bir Çinlinin gözünden yazıların yer aldığı, geleneksel Osmanlı ve Türk kültürlerinin anlatıldığı dergide, İstanbul’da yaşayan farklı portrelerin yazılarına ve bir de Orhan Pamuk röportajına yer verildi.

Tarih ve sanat tutkunu olarak tanıtılan bir diş doktorunun kendi çocukluk, öğrencilik ve yetişkinlik dönemlerinin İstanbulunu anlattığı giriş yazısının ardından tanıtım eki, 2007’den beri İstanbul’da yaşayan Gıng Yang adlı bir Çince öğretmenin yazılarıyla devam ediyor.

Dergide, “Gizemli İstanbul’u keşfetmek” başlıklı bir yazıda İstanbul, herkesin herşeyi bulabileceği bir pazara benzetiliyor.

Türklerin geleneksel günlük yaşantılarını anlatan dergi, “Türklerin dostlar arasında çay içerek bütün gün boyunca sohbet edebileceğini” ifade ediyor.

ÇAY KAŞIĞININ SESİ EŞSİZ BİR MELODİ
Yazıda çay ve dost muhabbetinin Türkler için çok önemli olduğunu vurgulanırken, “Çay kaşığının şekeri karıştırmak için bardakta çıkardığı sesin İstanbullular için eşsiz güzellikte bir melodi olduğu” kaydediliyor.

Yazar, Türkler için futbolun da çok önemli olduğunu anlatıyor ve kendisiyle sohbet edenlerin diyaloglarındaki ortak sorularının “Nerelisin?”, “Ne kadardır İstanbul’da yaşıyorsun?” ve “Hangi takımı tutuyorsun?” şeklinde olduğunu ifade ediyor.

Dergide başka bir yazıda da İstanbul’un sıradan bir şehir olmadığı vurgusu yapılıyor ve dünyanın köklü medeniyetlerine ev sahipliği yaptığı ve her birinin güzel özelliklerini aldığı anlatılıyor.

“Tüm yolların kesişim noktası: İstanbul” başlıklı yazıda, birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan şehrin, “Yunan’ın romantizmini, Mısır’ın gizemini, Roma’nın zekasını ve son olarak da Osmanlı’nın cesaret ve kahramanlığını aldığını” yazıyor ve ekliyor: “İstanbul, hiçbir sınıfa ait değil. Medeniyetlerin birleşme noktasında eşsiz ve benzersiz.”

İstanbul’un tarihinden camilerine, kültüründen Türk yemeklerine kadar tanıtımların anlatıldığı dergide döner anlatılıyor ve dönerin lezzeti mübalağalı bir şekilde tasvir ediliyor.

Döner ile Çin’in en büyük filozofu Konfüçyus arasında bağ kurularak, ünlü düşünürün yaşadığı döneme ait bir benzetmesiyle dönerin lezzeti okuyuculara tasvir ediliyor.

Konfüçyus’un “Çin ülkesinde dinlediğim müzik öyle muhteşemdi ki, onu dinledikten sonra 3 ay etin tadını bile alamadım” sözüne atıfta bulunularak, “Konfüçyus acaba Türk dönerini yeseydi hala böyle düşünebilir miydi?” sorusu soruluyor ve “Konfüçyus döner yemediğinden böyle düşünmüş olmalı” şeklinde ifade kullanılıyor.

PAMUK VE CEYLAN DA TANITILDI
Dergide ayrıca Orhan Pamuk ile bir söyleşi yer alıyor ve Pamuk’un, “İstanbul, benim ruhum” ifadelerine vurgu yapılıyor.

Derginin kültür bölümünde ise Nuri Bilge Ceylan’ın ödüllü filmi “Uzak” ve Orhan Pamuk’un “İstanbul, Hatıralar ve Şehir” kitabı Çinli okurlara tanıtılıyor.

Derginin içerisinde ayrıca dosya haber şeklinde hazırlanan dünyanın ünlü termal suları ve spa merkezleri kısmında Pamukkale 4 sayfa olarak Çinlilere tanıtılıyor.

Kaynak: Ntv

Şirince’de Bağ Evinde Doğa Tatili

Güllü Konakları Bağ Evi, lavanta bahçesi, zeytin ağaçları, asma kat yatak odası, mutfağı ve kurnalı banyosuyla konforundan ödün vermeden, doğa ile iç içe unutulmaz bir tatil fırsatı sunuyor.

İzmir Selçuk’un adı gibi şirin köyü Şirince’de Güllü Konakları’na 10 dakika uzaklıkta bulunan Güllü Konakları Bağ Evi sakin ve huzurlu bir tatil yapmak isteyen ziyaretçilerini bekliyor. Güllü Konakları Bağ Evi, lavanta bahçesi, zeytin ağaçları, asma kat yatak odası, mutfağı ve kurnalı banyosuyla konforundan ödün vermeden, doğa ile iç içe unutulmaz bir tatil fırsatı sunuyor.

İzmir’in Şirince köyünde, Güllü Konakları Butik Otel’e 10 dakika mesafede bulunan Güllü Konakları Bağ Evi, şehir hayatından kaçmak isteyenlere doğayla iç içe muhteşem bir tatil alternatifi sunuyor. Güllü Konakları Bağ Evi, şirin bir dağ köyünün sakin ve huzurlu ortamında, doğanın kalbinde, temiz havaya doyacakları bir tatil yapmak isteyen misafirlerini bekliyor.

Üzüm bağı, lavanta bahçesi ve zeytin ağaçlarıyla çevrili bir taş ev olan, doğanın göbeğindeki Güllü Konakları Bağ Evi’nde misafirler kaliteli zaman geçiriyor. Bağ evi, asma kat yatak odası, şömineli salonu, mutfağı ve kurnalı banyosuyla misafirlerin her türlü ihtiyacı düşünülerek konforlu bir şekilde dekore edildi. Köyün en eski taş evlerinden biri olan Güllü Konakları Bağ Evi, eşsiz manzarasıyla da misafirlerini büyüleyecek.

Tarihe ve doğaya doyacaksınız

Pamucak Sahili’ne 13 km, Kuşadası’na ise 20 km mesafede yer alan Güllü Konakları’ndan İzmir Havalimanı’na ulaşım sadece 45 dakika sürüyor. Güllü Konakları Bağ Evi’nde kalanlar Selçuk’a 8 km, Efes’e 10 km, Meryem Ana Evi’ne 12 km mesafede olmanın avantajlarından faydalanarak çeşitli geziler yapabiliyor. Yabancı misafirlerin de büyük ilgi gösterdiği Güllü Konakları, Ayrıca Şirince’nin tadını çıkarmak isteyen misafirler için özel ve özgün programlar da düzenleniyor. Bunlar arasında Şirince Bağ Bozumu Festivali, Hıdrellez kutlamaları ve Güllü Konakları Butik Otel’de düzenlenen Bahar Detoks Kampı gibi etkinlikler yer alıyor.

Türk turizmine yeni bir soluk geliyor

D-Hotel Maris, Doğuş Grubu farkıyla Türkiye turizmine yeni bir soluk getiriyor. Mimarisi, konsepti ve kişiye özel hizmet anlayışıyla 2012 yazına damgasını vuracak olan D-Hotel Maris, dünyanın en güzel koylarından Datça Yarımadası’nda çam ormanları, volkanik dağlar ve doğal plajlar ile çevrili muhteşem konumunda yerli ve yabancı seçkin konuklarını ağırlamaya hazır.

Ege ve Akdeniz’in birleştiği büyüleyici Datça Yarımadası Hisarönü koyunda bulunan D-Hotel Maris, Doğu’nun egzotik unsurlarıyla Batı’nın modernliğini, minimalist tarzda birleştirerek 2012 yazına hazırlandı. Midek Mimarlık tarafından yürütülen ve yaklaşık iki yıl süren yenilenme sürecinin ardından gerek iç gerekse dış tasarımıyla benzersiz bir çehre kazanan D-Hotel Maris’in kendine has özelliği, mekanlarının çeşitliliği ve her köşesindeki kalite. Otelin bulunduğu baş döndürücü doğal hazine iç ve dış mekan tasarımları, sayısız farklı konsept sunuyor.

Büyük ölçekli bir butik otel olgusuyla en küçük detay dahi düşünülerek projelendirilen ve iç dekorasyonuyla da dikkat çeken D-Hotel Maris, mutlak misafir memnuniyet için tüm servis noktalarında aynı üstün standartları sunuyor. Dalaman Havaalanı’na bir buçuk saat uzaklıktaki D-Hotel Maris’e gitmek için özel şoförlü transfer hizmetini alabilirsiniz. Ayrıca otelin lüks deniz uçağı ile İstanbul’dan otele iki saatten daha az bir sürede gidebilir ya da özel helikopteri ile Dalaman veya Bodrum Havaalanı’ndan sadece 25 dakika süren transferler ile otele giriş yapabilirsiniz. Ayrıca tatiliniz sırasında 100ft’lik Sunseeker Portifiono 48 ve Azimut 55 yatlarını kiralayarak Yunan Adaları, Ege ve Akdeniz’in gizli koylarını keşfedebiliyorsunuz.

D-Hotel Maris, nefes kesici dağ veya deniz manzarası bulunan her biri lüks ve zarif bir şekilde modern şekilde döşenmiş 200 odaya ve bir villaya sahip. Tüm odaların akıllı dokunmatik panel sistemi ile donatıldığı otelde odalar özel tasarım ya da İspanya, İtalya, Fransa, Almanya ve İngiltere’den gelen özel seçilmiş mobilyalarla döşendi.  İki kattan oluşan Dubleks Presidential Suit’in giriş katında yatak odası, yemek odası, oturma odası, mutfak bölümü ve toplantı salonu; çatı terasında ise sauna ve jakuzi yer alıyor. Tatil için hayal ettiğiniz her şeyi hatta daha fazlasını sunan Villa’da ise; iki yatak odası, yemek odası, oturma odası, giyinme odası, mutfak, sauna ve hamam bulunuyor; ayrıca 24 saat butler servisi veriliyor.

ESPA ile Türkiye’de İlk Kez Bir Resort Otelde Ayrıcalıklı Spa Deneyimi
Dünyaca ünlü ve  birçok ödüle sahip olan ESPA, Türkiye’de ilk kez tatil severlerle bir resort otelde buluşuyor. D-Hotel Maris, Türkiye’de ESPA markası adı altında spa tecrübenize farklı bir boyu getiriyor. Her biri özel eğitimli ve sertifikalı terapistler tarafından uygulanan bakımlarla gevşemek ve dinlenmek için ESPA mükemmel bir yer. Lüks spa alternatifleri, geleneksel Türk hamamı, ödüllü yüz ve vücut bakımları sunan ESPA, yalnızca sunduğu bakım ve uygulamalarla değil, mimarisi ile de her adımda size farklılığını hissettiriyor. Oldukça geniş bir alana yayılmış olan ESPA dinlenme terası, sahip olduğu sıra dışı volkanik dağ ve deniz manzarasının yanı sıra kapalı ve açık havuz alternatifleri ile  sizlere unutulmaz bir deneyim yaşatacak. ESPA’da vitality havuz, opulent mermerden tasarlanmış benzersiz hamam, yedi çok amaçlı bakım odası, dinlenme salonu ve bir adet özel Spa Suit bulunuyor. ESPA’nın ayrıcalıklı hizmetleri arasında ısıtılmış alanlarında kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı tasarlanmış giyinme odaları, ısıya duyarlı özellikleriyle farklılıklar yaşatacak duş seçenekleri, kar çeşmesi, erkeklere özel muhteşem dağ ve deniz manzaralı saunası, kadınlar için de sauna ve buhar odası yer alıyor.

Lezzet Tutkunları için Seçkin Alternatifler
D-Hotel Maris’in dünya mutfağından seçkin ve farklı lezzetler sunan dört adet restoranı bulunuyor. Osmanlı – Asya füzyon mutfağıyla elegant dining deneyimi yaşatan Spice; iki farklı mönü seçeneğiyle Osmanlı mutfağının günümüze uyarlanmış örneklerinden Asya mutfağına, sizi kıtalararası gastronomik bir yolculuğa çıkartıyor. Mimarisiyle Ege’de olduğunuzu iliklerinize kadar hissettiren the Breeze, akvaryumdan seçeceğiniz taze deniz ürünleriyle, menüleriyle ve profesyonel servis anlayışıyla da gerçek bir a la carte deneyimi sunuyor. The Breeze gündüzleri ayrıca barbekü seçenekleriyle etten vazgeçemeyenler için alternatif oluyor. Deniz kenarında akşamları uluslararası açık büfe sunan The Bay ana restoran; baş döndürücü manzarası ile alacağınız sabah kahvaltısıyla güne tazelenmiş başlamanızı sağlayacak The Terrace ve gün boyunca farklı atıştırmalık alternatifleri tadabileceğiniz diğer lezzet durakları… D-Hotel Maris’in ana plajında yer alan Aqua Bar; koyları 180 derecelik açıyla izleme imkanı sunan Bar 180°, sayısız şarap seçeneği sunan şarap mahzeni, viski, konyak çeşitleri ve farklı atmosferiyle dikkat çeken El Vino; gündüz plaj barı olarak konuklarına hizmet veren, haftanın üç gecesi canlı dj veya sahne performansları ile tatilinize renk katacak Coliseum otelin keyifli anlar yaşatacak barlarından… The Breeze Bar, Tenis Bar, Silent Bar, Lobi Loungeda otelin diğer bar alternatifleri arasında

Lezzet kaşifleri Arnavutköy’de

Semt semt gezip farklı ‘lezzet rotaları’nda keşifler yapan Lezzet Kaşifleri, bu hafta İstanbul Boğazı’nın huzurlu ve güzel semti Arnavutköy’deydi. 55 liralık bütçeleriyle, semtin meşhur yiyeceklerini deneyip, yazdılar…Sokakları deniz kokan, eski konakları ve mesire yerleriyle ünlü Arnavutköy, İstanbul’un farklı lezzetlerini de içinde barındıran şirin bir semt…

Denizciler için büyük güçlük çıkartan ‘Akıntı Burnu’ nedeniyle semt, buraya yerleşen Rumlar tarafından önceleri ‘Büyük Akıntı’ diye anılmış. Hatta denizciler de çektikleri zorluklardan dolayı semte ‘Şeytan Akıntısı’ ismini vermişler.Semtin, Arnavutköy ismi, Fatih Sultan Mehmet’in Arnavutluk fethi sonrası, bu semte yerleştirdiği Arnavut nüfusundan kaynaklanıyor.Arnavutköy, birçok farklı balık lokantası ve meyhaneye ev sahipliği yapıyor. Peynircisi, köftecisi, kahvaltıcısı ve ev yemekleri yapan lokantalarıyla da nam salmış durumda. Sıcak bir pazar günü, Arnavutköy’ün serin sokaklarında 55 TL’ye lezzet keşfine çıktık

Haberin Devamı…

tr_TRTürkçe
en_USEnglish tr_TRTürkçe