Kemal Kaya’nın Kaleminden “500 Gündür Yolda Olmak”

Hep denir zaman ne çabuk akıp geçiyor diye! Aynen de öyle, daha gezimin 1.yılını Endonezya’da Lombok Adası’nda arkadaşlarımla kutlarken bana dünmüş gibi gelirken, memleketten ayrıldığım Ağustos 2010 tarihi ve öncesi ise çok uzakmış gibi geliyor.  Bir işim vardı, kedim vardı, evim vardı, hatta mastır yaptığımı anımsıyorum. Komik geliyor bana neden yapmışsam o da. Yollarda çok mu gerekiyor acaba bana işin esprisi tabi.

Bundan 500 gün önce Bangkok’tan başlamıştım gezime, 468 gün önce ise Okyanusya’daki masal ülkesi Yeni Zelanda’ya geçmiştim. Artık yeni bir kıtadaydım, Okyanusya’da. Aynı gece ben varmadan birkaç saat önce Christchurch şehrindeki olan depremle uyanacaktı Yeni Zelanda. Çok değil birkaç ay sonra depremin izlerini görüp, Christchurch’ten ayrıldıktan bir süre sonra ikinci bir deprem şehri vuracaktı, çok sayıda insan ölecekti,şanslıymışım.

Franz Jozef’te hayatımda ilk defa bir buzulun üzerinde yürürken, bundan birkaç gün sonra, adrenalinin başkenti olarak bilinen Queenstown’da patlayan havai fişeklerin altında, hayatımda ilk defa güney yarım kürede 2011’e merhaba diyordum. Yeni Zelanda’nın Güney Adası’nda, dünyanın en güzel yerlerinden biri olarak geçen Milford Sound’da fiyordlar arasında, dağlardan akan onlarca şelaleleri, kayalar üzerinde uyuyan fok balıklarını izlemek unutulmaz anlarımdan biri olacaktı.

Kuzey Ada’daki diğer bir adrenalin şehri Taupo’da, 47 metreden atladığım bungee-jumping ile 15.000 feetten kendimi boşluğa bıraktığım skydiving, hayatımın hem ilkleri hem de adrenalini en zirvedeki hissettiğim anlar olmuştu. Aynı adrenalinin bir benzerini Lake Tekapo’da, Mount Cook’ta anlamsız bir şekilde eski göl yatağındaki kayalara tırmanırken kendimi bulduğumda hissetmiştim. Önüme çıkan kayayı ekipmansız aşmak mümkün olmadığı gibi, basit spor ayakkabılarımla bu noktadan geri inmek de imkansızdı. Bir yandan şahane manzaranın fotoğrafını çekerken, öte yandan kurtarma ekiplerini telefonla arasam da gelip beni alsalar diye düşünüyordum. Sonra düşününce yeni bir alternatif bulmuştum. O dik yamaçta, kısa maki tarzındaki ağaçların köklerine 4 elle yapışarak 100 metre kadar asıla asıla gidip asıl patikaya ulaşmıştım. Galiba gezimdeki ilk maceramdı bu.

İlk önce kalmaya karar verdiğim, ama sona anda “yolda olmak” duygusuna yenilip, kararımı bir gecede değiştirip büyüleyici doğaya sahip bu masal ülkesinden vazgeçip kendimi Fiji’nin baştan çıkarıcı adalarına bundan 261 gün önce atmıştım. Birkaç gün sonra Fiji’nin ilk yerleşim yeri olan Viseisei köyünde, atalarının yamyam olduğunu söyleyen biri ile kava içerken bulmuştum kendimi. Hayatımda gördüğüm en güzel gün batımlarına da orada şahit olacaktım.

Binlerce balık ve köpekbalıklarının yüzdüğü şahane denizi olan Fiji Adaları’ndan birinde, bembeyaz kumların üzerinde, kokonat ağaçlarının gölgesinde kurulmuş hamakta kitabımı okuyordum. Evet aynen rüya gibiydi, dünyanın öte ucunda bir adadan diğer bir adaya geçmek, denizlerinde  balık ve deniz yıldızlarını sadece yürürken bile izleyebilmek.

Yeni Zelanda’mı Avustralya’mı diyenlere hiç düşünmeden Avustralya diyeceğimi öğreneceğim kırmızı kıtaya vardığımdan bu yana ise 245 gün geçmiş. Avustralya ise yepyeni, aşmış bir ülke. Daha varır varmaz Sydney sizi büyülüyor. Darling Harbour, Circular Quay, Opera Binası, Manly ve Bondie Beach derken kendimi yepyeni bir deneyimin içerisinde buldum, “Help Exchange” ile orada tanıştım. 10 gün Down Sendromlu Mathew’e göz kulak olup, bahçe işleri yaptım.

Süresi bitecek olan pasaportumu Sydney’de yenilemek isteyince başarısız olmuş, hayalleri Türk bürokrasisine kurban gidecekken, şansımı Melbourne’de denemiştim. Yeni pasaportumu orada alabildiğimden midir nedir Melbourne’ü Sydney’den daha çok sevmiştim.

Bıraktım sırt çantamı Melbourn’de 213 gün önce. Attım kendimi Tazmanya canavarının ülkesine, bir hafta kalırım demiştim, nerdeyse 1 ay kaldım. Dünyanın en temiz havasını sahip, üçte ikisi ulusal park olan Tazmanya’da kiraladığım arabayla bir ulusal parktan diğerine geçiyordum. Hayatımda ilk defa soldan gidilen yolda, sağdan direksiyonlu otomobil kullanıyordum. Tasman Yarımadası, Freysinet National Park, Craddle Mountain derken 5 günde Tazmanya turumu tamamladım. Hobart’ta dönüp Bruce ve Lalita’nın şahane manzaralı evlerinde kaldım 10 gün. Bu defaki help exchange işinde boya, zımpara yapıyordum. Bahçe artık bitkileri ve ağaçlarından doğal gübre yapmayı öğrendim.

Hayatımda ilk defa karavanı orada kiraladım. Kiraladığım motorhome ile 1.300 km yolculuğuma Tazmanya’nın başkenti Hobart’tan başladım. Feribot ile Melbourne’e geçip gıcır gıcır yeni pasaportumu cebime koyup, dünyanın en güzel yollarından birinden, Great Ocean Raod’tan Adelaide ulaştım. İlk defa karavanda Melbourne’de uyudum.  Yol boyunca hayatımda görmediğim kadar gökkuşağı gördüm, bazen aynı anda 2 tane birden görebiliyordum. İlkti, büyüleyiciydi.

Güneyin o soğuk ikliminden, kuzeyin tropikal iklime geçmeden önce Avustralya’nın göbeğinde Aborjinlerin kutsal mekanlarında, Uluru ve Kata Tjuta etrafında 20 kmlik yürüyüşü bir günde yaptım. Dünyanın en büyük kayası olan bu görkemli Uluru’ya tırmandım. Hayatımda ilk defa çölde kamp yaptım.

Alice Springs’ten aldığım 6 kişilik karavanla Avustralya’nın göbeğindeki bu çöl kasabasından kuzeye, 40 bin yıllık aborjin diyarı Kakadu’ya geçtim. Binlerce yıllık duvar resimlerine şahit oldum. Bu defa karavanımda 2 Alman, 1 Avustralyalı ile 1 Yeni Zelandalı vardı.

Avustralya’yı 3 ay gezip de, gülümseyen güzel insanların ülkesi Endonezya’ya ayak basmamdan bu güne 156 gün geçmiş. Kültürü, inancı, yaşam tarzları, harika doğası, pirinç tarlaları ile Bali’nin neden bu kadar ünlü olduğunu öğrendim. PADI dalış lisansımı ilk burada aldım, ilk motosiklet kazamı burada yaşadım. İlk dalışımda köpekbalığı gördüm. 3729 metrede gündoğumunu izlerken Lombok Adası’ndaki M.Rinjani’de aktif volkanında, hayatımda çıkmış olduğum en yüksek zirvede bulunuyordum. Hayatımda ilk defa aktif bir volkan görüyordum aynı zamanda. Hayatımda ilk defa yağmur ormanlarında kamp yapıyordum. Hayatımda ilk defa krater gölünün soğuk sularında yüzmüş ve yine ilk defa krater gölünün hemen yakınında bulunan volkanik sıcak suların keyfini çıkarıyordum. 2 gün sonra da yollarda oluşumun birinci yıl dönümünü Senggigi’de arkadaşlarla kutluyor olacaktım.

Çok geçmeden kendimi Jawa’da Madura Adası’nda karakolda bulacaktım. Aynı gece hiç tanımadığımız bir köye gidip köy şefinin evinde uyumuştum. Pasaportumu yanıma almadığım için ifade vermek zorunda kalıp içeri alınmaktan kıl payı yırtmıştım. Bir hafta sonra ise kendinizi sanki başka bir gezegendeymiş gibi hissettiren aktif volkan Mount Bromo’nun ağzındaydım, çıkan dumanları izlerken bir sigara yaktım. 2 gün sonrasında, evlerinde ne tuvalet ne de banyo olan bir dağ köyünce, kahve bahçelerindeki işlerinden evlerine gelen köylülerle çeşmede duş alıyordum dağdan gelen soğuk sularla.

Sumatra Adası’na geçtiğimde, dünyanın en büyük krater gölü olan Toba üzerinde olan Samosir adasındaydım. Sumatra’da gecenin bir yarısı 6.6 şiddetinde depremi yaşarken, ertesi gün ilk defa doğal ortamlarında orang-utanları görüyordum. Bukit Lawang’ta, yağmur ormanlarındaki derme çatma çadırımın altındayken, hayatımda ilk defa monitor lizardı gördüm.

Kuala Lumpur’da Çin mahallesini 98 gün önce geziyordum. Dünyanın en büyük mağara tapınağı Batu Caves’i görüp sonrasında sokaklarında dolaştığınızda kendinizi Avrupa’da hissettiren Melaka şehrindeydim. Bir zamanlar Times dergisi tarafından dünyanın en güzel adası seçilen Tioman’da dalış yapıyordum kısa bir süre sonrasında.

Şu an bulunduğum yere, Asya’nın modern ülkesi Singapur’a bundan 90 gün önce gelmiştim yine, 3 ay geçmiş üzerinden.

Borneo’da ekvator çizgisinin yakınlarındaydım bundan 86 gün önce. Doğa belgesellerinin çekildiği, dünyanın 3. en büyük adası Borneo denince, gözümde farklı bir dünya şekillenirdi. Ormanlar, vahşi hayat, jungle, bataklıklar, pitonlar. Borneo’nun bunun çok daha ötesi olduğunu keşfettim.

Yerel kabileleri, geleneksel yaşantıları, şahane İngilizceleri, hemen yanı başındaki tropikal adaları, orang-utanları, dünyanın en güzel dalış merkezlerinden bazılarına sahip olmaları… Fantastik Borneo’da 40 gün geçirdim. Dünyanın en büyük mağarası Deer Cave’in bir ucundan diğer ucuna 2 km yürüdüm. 2 gece üst üste tropikal adada çadırda kamp yaptım Tunku Abdul Rahman Park’ta, gece yabani domuzlar etrafımda dolaştığında adada bulunan tek yabancıydım.

Mabul Adası’nda dalış yaptım 6 defa, Kinabatangan Nehri’nde yaban hayatını keşfe çıktım sabahın erken saatinde tekneyle, gece ormanda dallarda çaresizce uyuyan rengarenk kuşlara dokunacak kadar yakındım. Aynı gece yatağımdaki kocaman fareyi, etrafımı çevreleyen sineklikten dışarı atmak için çırpınıyordum, ne eğlenceliydi. Daha birkaç gün önce aldığım yeni sırt çantamı, ertesi gün ben ormanda yürüyüşteyken kemirecekti fare, intikam olsa gerek.

Asya’da Tayland’ın gölgesinde kalmış, henüz popüler olmayan ama hakkının yenildiği düşündüğüm şahaneFilipinler’e ayağımı bastığımda tarih bundan 47 gün öncesini gösteriyordu. 2000 yıllık pirinç tarlaları arasında dolaşmak yepyeni bir deneyimdi. Meğer Filipinler’de ne çok kadim kabile varmış! Tıpkı Borneo’dakiler gibi, bunlar da bir zamanlar kafatası avcılarıymış. Dünyada sadece Çin, Sulaveşi Adası ve Filipinler’de görebileceğiniz “hanging coffins” denilen kayalara tutturulmuş veya üst üste dizilmiş asılı tabutları gördüm Sagada’da.

Hayatımın en büyük macerasını yine Sagada’da yaşadım. Basit baş lambası ve ayağımda sandaletimle, bir mağaradan diğer mağaraya olan 2 kmye yakın kaylık girdaplarla dolu yolu 4 saatte geçtim tek başıma, kayaların üzerinde her an ölümle yüzleşerek. O karanlıkta, garip bir huzur ve adrenalinin verdiği aptal cesaretiyle bunu yapmış ilk kişi olduğumu öğrenecektim kılavuzlardan sonrasında. İçeride o karanlıkta yarasalarla göz göze geldiğimden daha çok korktum, dışarıya çıkıp da gün ışığında kendime “ben ne yaptım böyle!” derken.

Serin iklime sahip dağlık bölgeden, bence dünyanın en güzel yerlerinden biri olan Palawan Adası’nda El Nido’ya geçip 3 gün üst üste tekne turuna çıktım, birbirinden güzel, büyüleyici. Hayatımda ilk defa kokonat ağacına çıktım: Beyaz kumlar üzerinde göğe 20 metre uzanan ağaçtan hindistan cevizimi kopardım.

Dünyanın en uzun 2. yer altı nehrinde tekneyle dolaşıyor olacaktım birkaç gün sonrasında. Ve şimdi Singapur’dayım 500. günümde. Sadece yemek yemek için dışarı çıkıyorum hostelimden. Öylesine zaman geçirip yeni pasaportumu bekliyorum.

Yolda olmak güzel birşey, bir yerden bir yere gitmek güzel birşey. Bu rakamların 2 katına ulaştığını görmeden dönesim yok. Döner miyim ya o da bilinmez.

Herkese uzak diyarlardan kucak dolusu sevgiler. Karşılaşalım biryerlerde…

Kemal KAYA Kimdir? 

71 doğumlu, İzmir’de yaşıyor(du). Çocukluğunu yaz aylarında papatya ve kankırmızı gelincik kaplı tarlalarda, kayısı ve dut ağacının tepesinde geçirdi. İlkokulu da, ortaokulu da, lise ve üniversiteyi de Elazığ’da okudu, okudu, okudu hep okudu. Veteriner hekimlik yetmedi üzerine 2 yıllık Bilgi Yönetimi okudu, bir de işletme masteri yaptı. Ama onun için en güzel okuma anları National Geographic, Atlas, Bilim ve Teknik, Chip ve PC Magazine gibi dergileri okuduğu anlardı. Şimdilerde sadece ekşisözlük ve gezginlerin kişisel blog sayfalarını okuyor.

Bir ilaç şirketinde önce Van, sonra Elazığ’da çalıştıktan sonra Ege’e olan sevgisinden dolayı İzmir’e yerleşti. 14 yıl çalıştığı ilaç şirketi ile yollar ayrılınca nihayet, kendisine göre hayallerini gerçekleştirmek için, hayatının fırsatını yakalamış olduğundan, evini terkedip, kedisini arkadaşına verip kendisini önce Tayland’a sonra Yeni Zelanda’ya attı. Okumaya devam diyip 6 ay İngilizce kursundan sonra, yeteri kadar okudum artık yolda olmak ve keşfetmek zamanı diyip kendini yollara attı.

Geçmişte çoğu Avrupa’da olmak üzere 13 ülke gezmişti ama bu defaki gezmek anlayışı farklıydı. Sırtçantasına dünyasını doldurup yolda olmaktı bu defaki. Valiz, otel ve restoranın yerini sırtçantası, backpacker-hostel ve kendi yemeğini kendi pişirmenin olduğu bir yaşama, keşiflerle, bilgilerle, büyülenmişlikle, hayranlıklarla dolu bir yaşama, gerçek bir yaşama geçiş yaptı. Ona göre yaşamda, ağzımızla alıp midemize doldurduklarımız değil, göz, kulak ve diğer duyu organlarımızla alıp beynimize doldurduklarımız önemliydi.

Trafikten, bir yere yetişmenin yaşattığı telaştan uzak, plansız, saate, takvime bakmadan, sekiz-beş mesaisinden uzak, haftanın hangi günü olduğunu bile bilmeden işsiz, güçsüz ama özgür olarak yolda olmak…

Yolda olmak için de önce yoldan çıkmak gerek, kendi belirlediğiniz bir yolda olmak.

Güzel bir şey yolda olmak…

Kaynak: Yolda Olmak

Afrika’nın Gizli Krallıkları

Saray ve Harem

Bamenda şehri, küçük krallığın merkezi. Bir tanesi kralın sarayı (sivri damlı yapı) olmak üzere görülen her ev bir kraliçeye ait.
Kralın çok sayıda karısı olması ve her birinin müstakil bir evi olması, kraliyetin merkezinde kalabalık bir yapılaşma görüntüsü yaratıyor.

Küçük krallıklar bölgesinde, biraz kuzeyde olan Foumban yöresi bir ölçüde İslam’ın etkisi altında kalmış. Kral, tabii ki Bamoun halkından oluşan bütün tebaasının dinini belirleyebilecek güçte. Geçmişte bir dönem İslam’ı seçiyor, onu değişik yorumluyor, bir ara Hıristiyanlığı deniyor; şimdi hepsinden karma bir inanç sistemi var.

Kral ve Sarayı

Kamerun’un Çayırlıklar bölgesinde 50 kadar küçük krallık var. İngilizce sözcüklerle girişteki ahşap ve hasır yapıların üzerine “Bafuossam Krallığı ve Sarayı” yazılmış. Atlas yazarı ve fotoğrafçısı bu sarayda Bafoussam kralının ziyafet sofrasına davet edildi.

Küçük krallıklarda, tarımsal üretimin garantisini Gizli Topluluk veriyor. Ahşap sanatlarda bunlar ifade ediliyor.

Kamerun’un batısındaki şefliklerden birinin kralı Mbougog Lonla, Atlas ekibini huzuruna kabul etti ve tahtında oturarak sohbet etti. Arkasındaki resim, ayaklarını bastığı leopar postları, onun gücünü ve adını nereden aldığını gösteriyor. Kamerun krallıklarında, kralın isimleri arasında leopar, timsah, aslan gibi güçlü hayvanlara çok rastlanıyor. Pembe kaftanlı kral, kendinin entelektüel bir kral olduğunu, kitap yazdığını söylemiş ve yalnızca iki tane karısı olduğunu belirtmişti. Babasının ise 35 karısı varmış.

Geleneksel ve siyasi olarak belirlenmiş genişçe bir alan krallığa ait sayılıyor, yaşayan herkes kendisini o krala ait kabul ediyor ve bütün özel ayinlere ve festivallere kalabalıklar halinde katılıyor.

Kralın kardeşinin cenazesine merhumun eşleri de katılıyor. En büyük eş başındaki özel başlığıyla dikkat çekiyor.

Bafoussam, Kamerun’un en büyük şehirlerinden biri. Kral (ortada), dev, çifte çanıyla, ziyarete gelerek önünde eğilenleri selamlıyor.

Bafut kralı, sarayının kimsenin çıkamadığı, karılarının bile dolaşamadığı katında. Ot damlı, ahşap sarayın iç ve dış sütunlarında görünmeyen güçlerle bağlantı kurmaya yarayan kabartmalar sıralanıyor.

Gizli Topluluk üyelerini temsil eden bir küme insan, ayin sırasında dans ederek kralın önünden geçiyor. Gizliliklerini simgelemek için bir elleriyle devamlı olarak yüzlerini örtüyorlar. En gizlilerinin yüzlerinde ayrıca maskeler var veya etrafı çevrilmiş alanlarda davullarla ayin yapıyorlar.Gizli Topluluk anlamına gelen Ngürri üyeleri sarayı ancak yeni bir “ta ngürri”nin (topluluğun başı) getirilmesi ya da içlerinden birinin cenazesi sırasında terk ederler. Ngürri’ler iplik ya da kumaş maskelerle kendilerini gizlerler ve her zaman gizlidirler. Bütün toplulukların en gizlisi ve en güçlüsü Mutngu’dur. Toprakların Kocası anlamına gelir. Bafoussam’daki ayinin en sonunda gelen maskeli, Ngürri’nin en güçlü üyesi kabul ediliyordu.

Hem kraliyet hem de saray soylularının birbirinden ayrı, gizli toplulukları vardır. Buna “Ngürri” deniliyor. Kralın oğulları Ngürri’nin üyeleri oluyor. Bunlar “nigu” diye anılıyor. Topluluğun başı “ta ngürri”, yani Ngürri’nin babası sahip olduğu ezoterik bilgiyi belirli şarkılar, danslar ve davul çalma esnasında insanlarla paylaşır.

Yazı: Özcan Yüksek
Fotoğraf: Selcen Küçüküstel

Kaynak: Atlas Dergisi

Kentleri Nasıl Gezmeli?

Kentte yürümek, yüzleri ve yerleri gözleyerek kent hakkında ipuçları toplamaktır.

Kentleri nasıl gezmeli? Yanıtı pek zor olmayan bir soru. Tabii ki yürüyerek. Ama aylak aylak bir yürüyüşten bahsediyorum. Aylak insan kentte, ormanda yürür gibi yürür, keşiflere açıktır. Yüzleri ve yerleri gözleyerek kent hakkında ipuçları toplar. Tıpkı doğa yürüyüşlerinde çiçek toplayan yürüyüşçüler gibi. Fransız antropolog ve sosyolog David Le Breton’a göre aylak amatör bir sosyologdur ama aynı zamanda da güçlü bir romancı, bir gazeteci, bir siyaset adamı, bir anı toplayıcısıdır. Her zaman uyanık, gevşek ve uyuşuktur.

Kentte yürüyüşe tablolar, manzaralar, görüntüler eşlik eder ve insanın merakı sürekli canlı kalır. Bir yığın önemsiz gibi gözüken olay gerçekleşir. Karşılaşılan insanların bazıları keyif, bazıları sıkıntı verir. Yürüyüş aynı zamanda sokakları, evleri, pencereleri, meydanları, anıtları, camileri, dükkânları seyretmektir.

Kent yürüyüşçülerine mahallelerde, sokaklarda farklı kokular eşlik eder. Sabah kokuları, öğle kokuları, akşam kokuları farklı farklıdır. Ekmek kokusu, pasta kokusu, kebap kokusu, köfte kokusu, simit kokusu, döner kokusu, balık kokusu, evlerin pencerelerinden uçup gelen yemek kokuları. Tüm bu kokular yürüyenin iştahını kabartır, onu yemek düşlerine sürükler.

Ben de her gittiğim ülkede, kaldığım otelin adresini bir kâğıda yazıp cebime koyduktan ve bir de kent haritası aldıktan sonra düşerim yollara ve aylak yürüyüşümü başlatırım.

Yanıma adres alma alışkanlığımı Pekin gezisinden sonra edindim. Kaldığım otelden çıkmış, sokak sokak dolaşıyordum. Otura kalka akşama kadar yürüdüm. İnsanları seyrettim, kokuları kokladım. Ünlü Tiananmen Meydanı’na geldiğimde, hem akşam olmuş hem de ayaklarım dayanılmaz şekilde sızlamaya başlamıştı. Bir taksi çevirdim. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Şoföre kaldığım otelin nerede olduğunu bir türlü anlatamadım. Şoför, otelin İngilizce adını bilmiyordu, ben de Çincesini. Çaresiz indim. Ne yapacağımı şaşırmıştım.

Meydanı dört dönerek İngilizce bilen birisini aradım. Bu arayışım tam iki saat sürdü ve sonunda üniversitede görevli bir Alman’ın yardımıyla otelimi bulabildim. O gün bugündür yanımda, bulunduğum ülkenin dilinde yazılmış adres olmadan sokağa çıkmıyorum.

Yürüyerek yapılan gezilerde, kentlerin daha iyi tanındığına inanıyorum. Binaları daha yakından görüyor, gündelik yaşama ait bilgilere daha çabuk ulaşıyorum. Dinlenmek için oturduğum kahvelerde kurduğum dostluklar birçok bakımdan işime yarıyor. Örneğin, Barcelona’da arka sokaklarda bir kahvede oturuyordum. Yanımdaki masada oturan kır saçlı adam, sigarasını yakmak için kibrit istedi. “Yok” dedim, “sigarayı terk ettim”. Neden terk ettim, niçin terk ettim, sağlığım nasıl? Bu sorular bir dostluğun ilk temel taşları oldu. Kahveden beraberce çıktık. Yine yürüyerek ünlü mimar Gauidi’nin yaptığı Sagrada Familia Kilisesi’ne ve Güell Parkı’na gittik. Daha sonra arka sokaklara dalıp hiçbir tanıtım kitabında yer almayan küçük lokantalarda, gerçek İspanyol yemekleri yedik.
Bir kibrit sayesinde, kaldığım dört gün boyunca kenti en ücra köşelerine kadar gezmiş, hiçbir kitapta yer almayan yerleri görmüş, ayrıca bir İspanyol dost edinmiştim.

Yürüyüp de yorulmasaydım, o kahveye oturmayacak, Miguel’i tanımayacaktım.
Ünlü yazar Hermann Hesse de gezilerinde hep yürümeyi tercih ettiğini belirtir ve şunları söyler: “Pazardaki ve sokaktaki yaşam, güneşin dansı, topraktaki ve sokaktaki gölgeler, bir ağacın gökyüzüne uzanan ucu, bir hayvanın sesi ve hareketi, insanların yürüyüşü ve davranışı. Sokakların kalabalığı… İç dünyasında bunları aramadan, yaşamın kaçış yollarını sorgulamadan seyahate çıkan insan, geriye bomboş döner.”

Yürüyün dediysek de işi o kadar abartmayın. Bazen kentin en işlek meydanında bir kahveye oturup etrafı gözleyin. Bu gözlem bile sizin kenti tanımanıza yardımcı olacaktır. Ben bu tür oturuşlarda, yanımdan geçen kalabalıklara ait olmayan bir hayalet gibi hissederim kendimi. Görünmez bir adammışım gibi, önümden geçenlerin yaşamlarına tanıklık ederim.

ATLAS 2012 ŞUBAT SAYI / 227

Yazı: Mehmet Yaşin

Kerem Yücel’in Gözünden Suudi Arabistan

Uçsuz bucaksız çölün ortasında yükselen devasa gökdelenleriyle Ortadoğu’nun kalbi olmayı amaçlayan başkent Riyad; Kızıldeniz kıyısında ışıltılı Cidde ve sınırları alemlerle belirtilen kutsal Mekke…

Atlas, her kentinde hummalı imar faaliyetinin sürdüğü, sokaklarını din polisi “mutavva”nın denetlediği, 5 bini aşkın prensin bulunduğu ve turist olarak girilemeyen Suudi Arabistan Krallığı’ndaydı; onu saran sır perdesini aralamaya çalıştı.

Adını sık duyduğumuz ama hakkında fazla bilgiye sahip olmadığımız, kendini adeta gizleyen bir ülke Suudi Arabistan. İslam tarihi açısından taşıdığı önemle, kutsal toprakları, kraliyet, petrol ve kıskançlık uyandıracak zenginliğiyle anılır hep. Arap Yarımadası’nın beşte dördünü kaplayan, yaklaşık 27 milyon nüfuslu ve kadim bir kültürden beslenen bu ülke, daha ilk adımdan itibaren insana farklı, kendine özgü bir yerde olduğunu hissettiriyor.

Suudi Arabistan topraklarını ilk kez görüyordum uçak Riyad’a inmek için alçaldığında. Uçsuz bucaksız bir düzlüğün ardından heyecanım alabildiğine büyüdü. Daha önce hiç bu kadar kule vinci bir arada görmemiştim. Artık Ortadoğu’nun kalbi olmaya aday, büyük ve iddialı bir merkezdeydim.

Başkent Riyad, 6 milyonluk nüfusuyla Suudi Arabistan’ın en büyük yerleşimi. Aralarında Türk firmalarının da bulunduğu çok uluslu inşaat şirketlerinin durmaksızın çalıştığı dev bir şantiye alanı. “Kral Abdülaziz Finans Merkezi” kompleksi tamamlandığı zaman Ortadoğu’nun ekonomik ağırlık noktasının buraya kayması bekleniyor. Yeni bir borsa kurulması bile planlanıyor. Hava şartları, kum fırtınaları izin verdiği sürece gece gündüz çalışılıyor.

Bu büyük finans kentinin merkezine ilerledikçe banka binaları ve oteller göğe doğru yükseliyor. Kraliyet Merkezi adlı bina ise tüm heybetiyle Riyad’ın simgesi; alt katları alışveriş merkezi, üst katları ise otel ve iş merkezi. Allah’ın adlarına ithafen 99 kata sahip bu devasa gökdelenin seyir terası, kentin tüm manzarasını gözler önüne seriyor. Geniş caddeleri ve bakımlı binalarıyla gayet düzenli bir kent görünümünde Riyad. Kralın burada yaşaması nedeniyle kurallar da oldukça sıkı. Din polisi olarak adlandırabileceğimiz “mutavva”, etkisini burada daha da çok hissettiriyor.

Sadece Riyad’da değil, tüm Suudi Arabistan’da sokağa çıkmak için en doğru zaman akşam saatleri. Gündüz dışarıda kimselere rastlanmıyor. Alışveriş merkezleri, restoranlar genellikle 16:00’da açılıyor ve akşam bir anda ortalık canlanıyor. Bu arada Suudi Arabistan’da namaz saatlerinde sokakta olmak yasak. Müslüman olmayanlar araçlarının içinde ya da görünmeyecekleri bir yerde bekleyebiliyor. Aksi durumda mutavvanın sizi namaz kılmanız için camiye davet etmesi büyük bir ihtimal. Ülkeye girerken de pasaport kontrolü sırasında dini inancınızı bildirmeniz isteniyor.

Vahabi öğretisinin getirdiği katı kurallar Suudi Arabistan’da toplumsal yaşama damgasını vuruyor. Elbette mahremiyete büyük önem veriliyor. Restoranlarda, alışveriş merkezlerinde, kafelerde aileler için ayrı giriş kapıları var. Birçok alışveriş merkezi de belli bir saatten sonra kapılarını sadece ailelere özel olarak açıyor, diğerleri içeri alınmıyor. Aynı uygulama kimi kitabevi, restoran gibi mekânlar için de geçerli. Tüm bu yerlerde namaz saatlerinde ziyaretçiler dışarı çıkıyor, mekân kapatılıyor ve namaz sonrası yeniden açılıyor. Kuralları bilmek, toplumun hassasiyetlerine dikkat etmek Suudi Arabistan’da çok önemli.

Suudi Arabistan’da konuk olduğum bir düğünde de kadınlar ve erkekler birbirini hiç görmeden eğleniyordu. Biri Türk, biri Lübnanlı çiftin düğününün yapıldığı salonda farklı yerlerde toplanmışlardı. Kadınlar tarafında ayrı müzisyenler vardı, onlar da kapalı bir odadaydı ve kadınları hiç görmüyorlardı. Müzisyenlerin odasına kurulmuş kamerlarla kadınlar onları izliyor, bazen de istek parçalarını iletiyordu. Düğünler geç saatlerde başlıyor ve gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürüyordu.

Ama gençler, ülkenin sıkı kurallarının içinde kendilerine çıkış yolları bulmaya çalışıyor. Dışarıda buluşma konusunda yaşadıkları güçlüklerden dolayı evlerde bir araya geliyorlar. Bu konuda en önemli nokta güven duygusu. Buluşmaya katılanlarının birbirlerine verdikleri güven, bir sonraki etkinlik için en önemli referans. Buluşma sahiplerinden Mahmut (onun ve diğerlerinin tam adını veremiyoruz), bir okulda öğretmenlik yapıyor. Arkadaşlarıyla belli günlerde bir araya gelip sohbet ediyor ve gitar çalıyorlar. Hatice, ise ayda yılda bir gün buraya gelip müzik dinleyebilmek ve sigara içebilmek için bunca sıkıntıya girdiğini anlatıyor.

Grafik tasarım öğrencisi Ayşe, ülkedeki dinamikleri anlamamız için bize şu örneği veriyor: “Babam oldukça ileri görüşlü ve eğitimli biri. Ama Suudi Arabistan’da yaşadığımızı unutmamamız lazım. Okuldaki ödevim için fotoğraf çekmem gerekiyordu. Dışarıda stüdyolara gidip çekim yapamazdım. Babam da evde küçük bir fotoğraf stüdyosu kurdu. Ben başka bir odada oturup, stüdyoda bulunan video kamera aracılığıyla fotoğraf çekiminin teorik bilgilerini eve gelen fotoğrafçıyı izleyerek öğreniyorum. Pratik yapma şansımın belki de hiç olmayacağını bile bile.” Ayşe şunu da ekliyor: “Burada herkesin makinesi var, fotoğraf çekmek mümkün; ağaçları, heykelleri ve Kızıldeniz’i…”

Kadınlar siyah, “abaya” ismi verilen kıyafetler giyiyor. Suudi olmayan kadınlar yüzlerini örtmek zorunda değil. Bir Suudi kadını yüzünü örtmeden ve ailesinden bir erkek yanında olmadan dışarı çıkamıyor. Mutavva, araçları durdurma hakkına sahip. Aynı aileden ya da “kefillikten” olmayan, aynı firmada çalışmayan kadın ve erkeklerin aynı araç içinde olması çoğu zaman suç kabul ediliyor. Ancak ülkedeki yabancılar için bazı farklı uygulamar da mevcut. Örneğin yabancı kadınların çalışması mümkün; banka, sağlık merkezi gibi yerlerde çalışan kadınların çoğu Filipinler, Malezya gibi Asya ülkelerinden. Ağır işlerde ise Afganistan, Pakistan, Hindistan gibi ülkelerden gelen erkek işçiler görev alıyor. Devletin kendi vatandaşlarına sağladığı ekonomik imkânlar, işleri daha çok yabancıların yapmasına neden oluyor.

Riyad

Resmi adıyla Suudi Arabistan Krallığı’na turist olarak gelinemiyor; ülkeye hac, umre ve çalışma vizeleriyle giriş yapılıyor. Ancak çalışabilmek için de mutlaka bir şahsın veya bir firmanın kefil olması gerek. Bu sisteme “kefaliyet” deniyor; kefil olmadan “ikame” denen oturma ve çalışma iznini almak mümkün değil. Her türlü resmi işlemde kefilden yazı getirmek, onayını almak gerek. Kimi zaman kefiller bu hizmetin karşılığı olarak çalışanın maaşının bir kısmını alabiliyor. Ülke dışına çıkmak için de kefilin onayı ve daha önce teslim aldığı pasaportu çalışana geri vermesi gerek.

Kral Abdullah bin Abdülaziz, Suudi Arabistan’da büyük saygı görüyor. Suud ailesi, ilk kral Abdülaziz bin Suud’dan beri ülkenin yönetiminde. Arap Yarımadası, 1500’lü yıllarda Osmanlı egemenliğine girmişti. Çalkantılı bir tarihe sahip Suudi Arabistan toprakları, 1900’lerin başında da Osmanlılarla İngilizler arasındaki mücadelelere sahne oldu; diğer büyük devletler de dünyanın bu bölgesini hep etkinlik sahaları içinde tutmaya çalıştı. Suud ailesi, güçlü bir monarşik yönetimin temellerini attı ve Suudi Arabistan Krallığı 1932’de resmen kuruldu. Birleşmiş Milletler’in kurucu üyeleri arasında bulunan Suudi Arabistan, petrolün sağladığı kazançla kısa sürede büyük değişiklikler yaşadı. Günümüzde G20 ülkelerinden biri; ayrıca Arap Birliği, OPEC gibi organizasyonlara üye.

Suudi Arabistan’da krallık ailesinden 5 bini aşkın prens var. Hemen hemen hepsi devletin birçok kademesinde üst düzey yönetici olarak görev yapıyor. Bir sohbet sırasında genç bir kız, prenslere bakışın halk arasında kimi zaman farklılaştığını gösteriyor. “Milli bayramda Cidde sokaklarında biz de ailece herkes gibi bayrağımızı sallıyorduk. Bir anda dörtnala giden bir atın sesini duyduk. Kalabalığın ortasında bize doğru geliyordu. Atın üstünde etrafına umursamaz bakışlar atan, geriye yaslanmış prens, kalabalığı çileden çıkarmıştı…”

Günbatımı Kenti Cidde

Kızıldeniz kıyısındaki Cidde, 4 milyonluk nüfusuyla Suudi Arabistan’ın bir diğer önemli yerleşimi. Muhteşem bir günbatımına sahip kent, ülkenin en canlı merkezlerinden. Kraliyet ailesinin genç fertleri, üniversite öğrencileri ve yabancı çalışanlar bu sahil kentinin caddelerini hareketlendiriyor. Cidde’nin meydanlarını ise büyük, iki katlı bina yüksekliğinde heykeller süslüyor; bisikletler, çekiçler, kovalara konmuş çiçekler gibi… Suudi Arabistanlılar, bu heykellerin altında serinleyip aileleriyle birlikte günün yorgunluğunu atıyor. Ailelerin bulunduğu alanlara bekâr erkeklerin girmesi yasak.

Cidde, altyapısındaki sıkıntılar nedeniyle dönem dönem sellere maruz kaldı. En son 2009 yılında yaşanan felekatte çok sayıda insan hayatını kaybetti. Bu olayın ardından Kral Abdülaziz’in talimatıyla sel döneminden 100 gün önce suları engelleyecek bir projeye başlandı. Kral için bir itibar meselesi olan proje zamana karşı da bir yarıştı. Her an yağmurlar başlayabilir, dağlardan inen sular Cidde’ye bir yıl önceki acıları yeniden yaşatabilirdi. Ama Türkiye’den gelen bir inşaat firması Suudi Arabistan’a inşaat ekipmanlarıyla adeta çıkarma yapıp projeyi kralın da öngördüğü süreden önce tamamlamayı başardı.

Petrol, ülkenin en büyük gelir kaynağı. Burası tam anlamıyla “petrolün sudan ucuz olduğu” bir yer. Suudi Arabistan’da bunu her alanda hissediyorsunuz. Stop ettirilmeyen araçlar, büyük klimalar, ışıl ışıl bir ülke. Suudi Arabistan’daki petrol yataklarını işletme çalışmaları 1940’larda ARAMCO firmasının yatırımlarıyla başladı. Petrol, bundan çok daha önce bulunmuş ve Amerikan firmaları çoktan bu konuda imtiyazlar kazanmıştı. Ama bu imtiyazlar giderek büyüyen tepkiler alınca 1950’de yeni bir anlaşmaya varıldı. Ülkede hâlâ petrol işletmeciliği konusunda tek söz sahibi ARAMCO firması.

Petrolün sağladığı kazanç, etkisini kısa sürede gösterdi. Refah seviyesi yükseldi, kentler kral ve prenslerin adlarını taşıyan geniş caddelerle, dev binalarla donatıldı. Günümüzde Suudi Arabistan’ın ekonomisinin büyüklüğü, satın alma paritesine göre 600 milyar doları geçiyor; kişi başına gelir ise 25 bin dolar civarında. Ünlü uluslararası markaların çoğu ülkede boy gösteriyor. Reklam panolarında genellikle Arap kökenli ama Suudi Arabistanlı olmayan modeller kullanıyor. Kimi zaman tepkilerin önüne geçmek için kadın modellerin yüzü karartılıyor.

Kutsal Topraklar

Mekke’nin ise Suudi Arabistan için önemi apayrı. Kutsal topraklara yaklaştıkça benim de heyecanım giderek yükseliyor. Buraya sadece Müslümanlar girebiliyor; yolda Müslüman olmayanlar için mecburi yön tabelaları dikkat çekiyor. Kâbe’nin bulunduğu Harem-i Şerif’in ana girişinde kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor artık. Kapıda sıkı güvenlik önlemleri var. Rehberim Razi’yle birlikte ihramlarımızı giymiş şekilde içeri adım atıyoruz. Dışarının boğucu sıcağı yerini Kâbe’nin huzurlu serinliğine bırakıyor.

Hac dönemi olmamasına rağmen büyük bir kalabalık var; dünyanın dört bir yanından gelmiş Müslümanlar bir arada. Osmanlı’dan kalma, yakında yıkılması planlanan revakları geçiyorum. Karşımda onca ihtişamı ile Kâbe duruyor, etrafında binlerce insan aynı ruh haliyle dönüyor. Razi ile omuz omuza kalabalığın arasına giriyoruz. “Dikkat et kendine” diyor ve sımsıkı koluma giriyor. Artık tavaf eden binlerce Müslümanla birlikte Kâbe’nin çekim gücüne kapılmış durumdayız. Bir, iki, üç derken kaç kez tavaf ettiğimi hatırlamıyorum. Fotoğraf çekmek, Kâbe’nin duvarına yaklaşmak ve bir kez olsun elini sürebilmek için herkes birbiriyle yarışıyor. Kâbe’nin duvarına yaklaştığımda Razi’nin beni ileriye doğru ittiğini hatırlıyorum. Etrafımızda binlerce Müslüman Kâbe’ye dokunmak, yanında getirdiği şeyleri onun duvarına sürmek için çabalıyor. Razi sayesinde birkaç dakika da olsa burada kalabiliyorum. Biraz daha kalmak istememe rağmen itişmelere dayanamayıp tekrar Kâbe’nin etrafında dönmeye başlıyoruz. Kâbe’ye yaklaşmak, buradaki havayı hissetmek insanın hayat boyu unutamaycağı bir deneyim kesinlikle.

Suudi Arabistan, hacıların ihtiyaçlarını karşılamak için Kâbe çevresini bir inşaat alanı haline getirmiş. Civardaki tepeler dinamitlerle patlatılıp yerlerine büyük oteller inşa ediliyor. Bu bölgelerde yaşayan Mekkeliler ise kentin başka mahallelerine taşınıyor. Mekke, oldukça çarpık bir kentleşmeye sahip; yeni yapılan binalar, yollar, tünellerle kent yeni bir çehreye kavuşuyor. Yakındaki lüks otellerin odalarında, Kâbe’den 24 saat canlı yayın izlemek mümkün. Ve ister alışveriş merkezi içinden, ister özel asansörlerle doğrudan Harem-i Şerif’e geçilebiliyor.

Kâbe’nin yakınında bulunan, inşaatı büyük ölçüde bitmiş saat kulesi dünyanın en yüksek yapılarından biri. Binanın en üst noktasında hilal şeklinde odalar bulunuyor. İnşaat firmasının üst düzey yetkilileri için yaptırılan bu odadan kuşbakışı tüm Mekke ve Kâbe görünüyor. Binanın en üst noktasındaki vincin operatörü, kendini çok şanslı hissettiğini söylüyor. “Şu anda aldığım paranın yarısına bile burada çalışabilirim, çünkü Kâbe’nin yanındayım, kutsal topraklardayım” diyor Pakistan’dan gelen operatör. Mekke’de inşaat işlerinde çalışacak işçi bulmak hiç de zor değil. Çalışanlar Kâbe’ye yakın olabilmek için her şartı kabul ediyor. Namaz saatlerinde işi bırakıp Kâbe’ye gitmek onlar için büyük nimet. Bu arada ülkede çalışma ortamlarında güvenliğe büyük önem veriliyor. Suudi Arabistan hükümeti, iş kazalarına karşı tüm tedbirlerin alınmasını zorunlu kılıyor ve bunlara uyulmadığında çok sert yaptırımlar uyguluyor.

Batılı şirketlerin çalışanları, bazı özel uygulamaları da beraberinde getirmiş. Suudi Arabistan’da kadın ve erkeklerin birlikte plaja gittiği, kadınların zaman zaman araba kullanabildiği özel bir bölge de bulunuyor. “Deyrul Aruz” isimli bu alan, çoğu Amerikalı olan yabancılar ve kraliyet ailesinin fertlerinin girebildiği bir tür tatil merkezi. Buna benzer daha küçük ölçekteki özel alanları “compound” ismiyle kentlerde de bulmak mümkün. Yüksek duvarların çevrelediği, kendine ait güvenlik elemanları bulunan bu yaşam alanları bir sır perdesinin ardında. Giriş çıkışlar sadece pasaportla yapılıyor. Suudi Arabistan vatandaşlarının içeri girme izni yok. Buralar çoğunlukla yabancı yöneticiler, üst düzey çalışanlar ve mühendislerin konakladığı yaşam alanları.Suudi Arabistan’ın dikkat çeken özelliklerinden biri de camilerin oldukça sade olması. Mezarlıklar da öyle. Hatta aile fertleri cenazenin nereye defnedildiğini bile bilmiyor, mezarların başında herhangi bir işaret de bulunmuyor. Mezarlıklar başında ağlamak, dua etmek de yasak. Buna uymayanlara toplum oldukça sert tepki gösterebiliyor. Suudi Arabistan’da cuma günleri tatil, sokaklar sessiz. Bu, ayrıca idam cezalarının infaz edildiği gün. Gazetelerdeki ilanların, anonsların halkı cuma namazı sonrasında uygulanacak idama şahitlik etmeye çağırması olağan bir durum.

Özgün bir diyar Suudi Arabistan. Onu saran sır perdesi de hiçbir zaman tam olarak aralanmayacak gibi görünüyor.

Suudi Arabistan Rehberi

NASIL GİDİLİR

THY Cidde, Dammam, Medine, Mekke ve Riyad’a direkt uçuyor. THY 444 0 849
Suudi Arabistan Havayolları, İstanbul’dan salı ve pazar günleri hariç, diğer günler Cidde ve Medine’ye direkt uçuyor.
Rezervasyon 212-213 09 90

VİZE-PARA

Suudi Arabistan’a gidecek Türk vatandaşlarının vize alması gerekiyor. Suudi Arabistan turist vizesi vermiyor. Ayrıca bayanlara da tek başına vize verilmiyor. Önceden İsrail’e giriş çıkış yapmış olan, pasaportunda İsrail kaşesi bulunanlara vize verilmiyor. Hac ve umre için ise Diyanet İşleri aracılığı ile Suudi Arabistan Hac Bakanlığı’ndan onay alınması gerekiyor. Hizmet, diplomatik ya da hususi vize sahibi olmanız Mekke’ye girebileceğiniz anlamına gelmiyor. Mekke girişinde yapılan kontrollerde “hac” için ayrı bir vize sahibi değilseniz, hangi amaçla geldiğinizi resmi olarak açıklamanız gerekiyor. Suudi Arabistan’a girişte verilen resmi formda din kısmını mutlaka doldurmanız gerekiyor.

Bütün yabancılar bu ülkeye bir Suudi Arabistan vatandaşının kefaleti altında gelir; onun işinde çalışır; oturma ve çalışma izinlerini onun vasıtasıyla alır. İşçiler izne ayrılacakları zaman gerekli çıkış-giriş vizesini kefil alır; bir işten ayrılıp başka bir işe girebilmeleri için de kefilin muvafakati aranır; ülkeden ayrılabilmek için kesin çıkış vizesini de kefil temin eder.

Suudi Arabistan Krallığı 

Büyükelçiliği 312-468 55 40
İstanbul Konsolosluğu 212-281 91 40
Suudi Arabistan’ın resmi para birimi riyal. Cidde ve Riyad’daki bazı alışveriş mekânlarında dolar ve avro geçerli.

GEREKLİ BİLGİLER

Suudi Arabistan’ın şeriat ile yönetildiğini unutmamak gerekiyor. Ülkeye giriş yapan herkes bu kuralları kabul etmiş sayılıyor. Ülkeye alkollü içeceklerin sokulması ve içilmesi yasak. Uygunsuz içerikli herhangi bir yayının sokulması yasak. Okuduğunuz gazetenin ya da derginin içindeki bir fotoğraf bile “uygunsuz” olarak kabul edilebilir. Suudi Arabistan’da her gün, bazı ilaç ürünleri uyuşturucu listesine alınabiliyor, ülkeye iyi niyetle ilaç sokan bir kişi, gözaltına alınabiliyor. Ülke içerisinde pasaportunuzu veya ikametinizi sürekli olarak yanınızda taşımanız gerekiyor. Namaz saatleri sırasında sokakta gezmeniz yasak. Kafe, restoran, alışveriş merkezleri gibi yerler namaz saati öncesi kapanıyor. Bankalar gün içersinde farklı saatlerde hizmet veriyor. Devlet bankaları saat 00:00’a kadar açık. Suudi Arabistan’da hicri takvim uygulanıyor. Perşembe ve cuma günleri tatil, haftanın ilk günü cumartesi. Aile ortamı dışında kadın ve erkek bir araya gelmiyor. Kadınların araba kullanması yasak. Suudi Arabistan’da kadınlar abaya giymek zorunda.

Türkiye Riyad Büyükelçiliği 966-1 482 01 01
http://riyad.be.mfa.gov.tr

Yazı ve Fotoğraflar: Kerem YÜCEL

Kaynak: Atlas Dergisi

İstanbul Arkeoloji Dünyanın İlk 10 Müzesi Listesinde

İstanbul Arkeoloji Müzeleri VirtualTourist.com tarafından derlenmiş olan İlk 10 Müze Listesi’ne girdi. İnternet sitesinin açıklamasına göre bu liste VirtualTourist.com seyahat sitesinin editörleri tarafından, dünyadaki sanat müzesi olmayan müzeler dikkate alınarak, üyelerine ve seyahat severlere yardımcı olmak için derlendi.

Listede İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne Kahire Mısır Müzesi, Washington DC’deki Ulusal Havacılık ve Uzay Müzesi, New York City’deki Aşağı Doğu Yakası Tenement Müzesi, Brüksel’deki Müzik Enstrümanları Müzesi, Stokholm’deki Vasa Müzesi, Meksika’daki Ulusal Antropoloji Müzesi, Amsterdam’daki Anne Frank Müzesi, Londra’daki The British Museum ve Tokyo Ulusal Müzesi eşlik ediyor.

Site’nin İstanbul Arkeoloji Müzeleri ile ilgili görüş yazısında şunlar yer alıyor: ‘Günümüz Türkiyesi birçok değişik kültür barındırıyor. Bu nedenle İstanbul Arkeoloji Müzeleri çok önemli bir role hizmet ediyor: Sadece ülkenin zengin arkeolojik örneklerini sunmuyor, aynı zamanda ulusun tarihinde önemli roller paylaşan, birbiriyle iç içe geçmiş kültürleri de kapsıyor. Müzenin binalarından biri olan Çinili Köşk Müzesi, diğer İslam eserlerinin yanı sıra Osmanlı ve Anadolu antik çinilerine ev sahipliği yapmakta.’

VirtualTourist.com editörleri tarafından hazırlanan yazıda İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin şehrin Sultanahmet bölgesinde rahat ulaşılabilir bir yerde konumlandığı ve çok iyi organize olduğu belirtiliyor. Ayrıca müzenin etrafındaki gölgelik alanların ve parkların Topkapı Sarayı kalabalığına alternatif, huzurlu kaçış alanları olduğundan söz ediliyor.

Kotor’un Bu Kadar Güzel Olduğunu Bilmezdim.

Karadağ sınır kapısı Dubrovnik’ten 15 dakika uzaklıkta olmasına rağmen neden bu kadar az kişinin Karadağ’a geçtiğini çok merak ettim. İçimden de acaba burada gezecek pek bir yer yok mu diye geçirirken bir anda muhteşem ormanların arasında süzülüp Herceg Novi’ye geldik. Herceg Novi, Karadağ dilinde Yeni Hersek demek (Bosna-Hersek’ten çalmışlar).

Burada bir Osmanlı Kalesi mevcut ve o bölgeyi gerçekten çok iyi bir şekilde kontrol edilebilecek bir yamaca kurulmuş. Burada pek oyalanmadan Kotor’a geçtik. Kotor’a giderken tanıştığımız Karadağlılar Kotor için Avrupa’nın yeni sosyetik tatil yeri dediler, gerçektende öyle Kotor inanılmaz bir doğa ve tarih yatağı.

montenegro

Doğal bir liman olan Kotor, dar boğazlarla birbirine bağlayan dört koydan oluşur. Koyun çevresindeki çıplak dağlar kıyıya dik bir biçimde iner. Turunçgillerin ve astropik iklime özgü bitkilerin yetiştiği kıyılarda çok sayıda turizm tesisi vardır.

Kotor Körfezi Dördüncü Zaman’da deniz düzeyinin en son yükselişi sırasında bu bölgedeki vadilerin sular altında kalması sonucunda ortaya çıktı. Yanında Lovćen ve Orjen dağlarının yükseldiği, kıyıları girintili çıkıntılı derin bir körfezdir. Körfez, Verige boğazıyla birbirinden ayrılan iki büyük havzadan (Tivat koyu, Kotor ve Risan körfezi) meydana gelir.

Körfezin çevresini dolaşan karayolu birkaç küçük yerleşmeyle turizm tesislerini birbirine bağlar. Bu yerleşmelerin en eskisi, MÖ 3. yüzyılda bir Illyria kenti olarak kurulan ve sonradan Romalıların yönetimi altına giren Risan’dır. Körfezin çevresinde Roma döneminden kalma birçok yerleşmenin kalıntıları vardır. Körfezin girişinde 1382’de kurulmuş ve sonradan Osmanlı, İspanyol, Venedik, Rus, Fransız ve Avusturya işgali altında kalmış olan Hercegnovi yer alır. Hercegnovi’nin doğusunda eski dönemlere ait bir hazinenin saklandığı Savina Manastırı (1030) bulunur.Ortaçağda Kotor kasabası ve öteki limanlardan sağlanan gemilerle bir “Körfez (Boka) Filosu” oluşturulmuştur; başlangıçta ticaret amacıyla kurulan bu filo 19. yüzyıla gelinceye değin deniz savaşlarına ve korsanlara karşı girişilen çarpışmalara katılmıştır.
Avrupa’nın en güzel turistik yörelerinden biridir. Ayrıca balıkçılık çok canlıdır. Başlıca limanları Tivat, Risan, Prčanj ve Kotor’dur.

Bunları unutmayın;

  • Kaleye tırmanmak ve inmek toplamda 1,5-2 saat arasında sürüyor. Vaktiniz müsaitse, sabah erken ya da akşamüstü çıkmayı tercih edin.
  • Spor ayakkabı, ince bir t-shirt, şort ya da pantolon tercih edin. Yanınıza küçük bir şişe su almayı unutmayın.
  • Kale içine 2-3 saat vakit ayırın. İçinde görülmesi gereken bir sürü kilise, hediyelik eşya mağazaları, oteller ve restoranlar var. Ayrıca banka ve postane de bulunmakta.
  • Gece en hareketli yerlerden biri kale içi. Hem yemek yiyip, birşeyler içebilir, hem alışveriş yapabilirsiniz.

Bunlara dikkat edin;

Sabah kahvaltıları otellere göre değişiklik gösteriyor. Kahvaltıların vazgeçilmezi peynir, sosis ve yumurta. Kaldığımız otelde yumurta ve sosis siparişleriniz alınıp dilediğiniz gibi pişiriliyor. Bal, reçel, tereyağı küçük kutularda, mısır gevreğini çok seviyorlar. Siyah çayı pek bilmiyorlar. Otellerde ve mönülerde var ama yerel halk pek içmiyor. Ama bütün bitki çaylarını bulabilirsiniz. Kahve ve kutu meyve suyu en çok tükettikleri içecek. Budva’da kahvaltıda börek ve kek gibi hamur işleri varken burada sadece ekmek vardı. Bir de zeytin bilmiyorlar. Yine Budva’da ki otelde küçük bir tabak da olsa yeşil zeytin varken, burada sadece pizzaların üzerine bir iki tane yeşil zeytin koyuyorlar.
Küçük büfelerde ve pastanelerde peynirli kocaman pizza dilimleri ve hazır köftelerden yapılmış dev hamburgerler 1-2 euro arası. Tercih ederseniz rahatça doyarsanız. Bir şişe bira da yaklaşık aynı fiyatlarda.

Sahil yolunda üç tane yanyana restoran var, hemen deniz kenarında. Şık koltukları ve masaları ile keyifli ve temiz yerler. Hemen hemen hepsinin mönüsü ve fiyatları aynı. Öğle yemeklerimizi en popüler olan Pronto’da yedik. Orta boy pizzalar içindeki malzemeye göre 7-10 euro arasında. Küçük şişe biralar 2-3 euro. Et çeşitleri porsiyon başına 10 euro civarında.

Marinadaki restoran akşam yemeği için mükemmel bir yer. Üstelik Kotor’un en lüks restoranı. Mönüdeki fiyatlar 10-20 euro arasında değişiyor. Bira ve şarap diğer yerlere göre 2 ya da üç kat daha pahalı. Ama değer… Rezervazyonsuz yer bulmanız biraz zor. Şehir turuna çıkmadan yerinizi ayırtın, daha sonra geceyi orada noktalarsınız. Zaten yemek sonrası gidecek bar, disko gibi yerler yok. Doğru yatmaya…

Kale içindeki restoranların hepsi birbirinin aynı gibi. Gözümüze kestirdiğimiz Vardar Otel’in restoranı hem öğle, hem de akşam yemeği için tercih edilebilir. Porsiyonlar buralara göre biraz küçük ama servis çok iyi, yemekler lezzetli. Müşteri kalitesi de daha farklı. Fiyatlara gelince yemekler ortalama 8-12 euro, bira 2-4 euro arasında.

Ne yapılır;

Kaleye tırmanın, kale içini iyice gezip keşfedin.

Eğer gece daha kalabalık ve renkli bir yerde vakit geçirmek istiyorsanız en hareketli yer kale içi. 
Kalenin hemen dışında hergün kurulan et ve sebze pazarı var. Pazar dediğime bakmayın, yaklaşık 30-40 metre birer sıra tezgahtan oluşuyor. Bütün sebzeler bahçeden koparılıp gelmiş, hepsi organik. Zaten her satıcının önünde bir iki kasa bahçeden ne çıktıysa onlar var. Pembe domateslere içim gitti. Bir de hayatımda yediğim en güzel inciri yedim. Küçüçük, hafif kuru, ama bol ballı değişik bir incir. İncirin tadına bakmadan gelmeyin. Bir de küçük siyah üzümleri var, buralarda pek görmediğim. Cinsini bilmiyorum ama onun da tadına bakılmalı. Hemen arkalarında ise, bizim pazarlarda kullandıkları buzdolaplarının içinde et, balık  ve peynir satan satıcılar var. Pazar, akşamüstü yerini hediyelik eşya satan standlara bırakıyor.

Yakın koylara günlük tekne koyları var vaktimiz yoktu biz katılmadık.
Çok geç farkettiğimiz birşey de Kotor’un tamamını rahatça gezebileceğiniz, üstelik körfezin arkasına da dolaşan sarı otobüs. Sanırım belediye otobüsü (sadece tek sefer ya da sabah akşam olmak üzere iki sefer yapıyor olabilir), biz çok geç keşfettik. Onunla karşılıklı iki kıyıyı yürümek zorunda kalmadan gezebilirsiniz. Körfezi karadan dolaşmanın bir yolu da bisiklet. Kiralayıp akşamüstü, ya da sabah saatlerinde güzel bir keşif yapabilirsiniz.

Şarapları güzel, marketlerden alabilirsiniz. Aynı şaraplar havaalanında iki katı fiyatına satılıyor.

Bu kadar sakinlik fazla gelir diyorsanız, (birkaç gün sonra detaylı yazacağım) kalabalık plajları, sabaha kadar açık disco barları, tekne turları ile Budva tam size göre.

Viking diyarına yolculuk, Kopenhag…

Mimari, kültür, sanat, gastronomi, tarih ve doğal güzellikleriyle öne çıkan Kopenhag, bir kuzey şehrinden beklenmeyecek ölçüde sıcak ve samimi atmosfere sahip. Masallarıyla ünlü Hans Christian Andersen’in rengârenk evini, göz alıcı bahçeleri, opera binasını, tasarım müzelerini ve sıcacık pastaneleri keşfetmeye var mısınız?

Rosenborg Kalesi

Saymakla bitmeyecek kadar kaleye sahip olan Kopenhag’da en ünlülerden biri Rosenborg Kalesi’dir. Botanik bahçeleri, balo salonları ve muhteşem bir zevkle döşenmiş odalarını gezerken neden buranın bu kadar ünlü olduğunu anlayacaksınız. Kaledeki müzede kraliyet mücevherlerinden bira bardakları ve bebek pabuçlarına kadar pek çok tarihi eser görülebilir.

Tyvenkokkenhanskoneoghendeselsker’de yemek yiyin!

Muhtemelen ismini okuma zahmetine katlanmamış olabilirsiniz, ancak bu restoranda gerçekten güzel yemekler pişiren bir aşçı bulunuyor. Değişik yemekler üretmeye hevesli çalışanları sayesinde kendine özgü bir mutfak yaratan restoran, Kopenhag’a giden herkesin mutlaka uğraması gereken yerler arasında sıralanıyor.

Viking Gemi Müzesi

Bu müzede adından da anlaşılacağı üzere yüzlerce yıl önce batmış Viking gemilerinin kalıntıları sergilenmektedir. 1957’de keşfedilen kalıntılar ile Vikinglerin tarihine doğru bir yolculuğa çıkmak mümkün. Sergiyi gezerken Vikinglerin gemi işçiliğinde gerçek bir usta olduklarının farkına varacaksınız.

Roskilde Festivali

Müzik tutkunlarının yazın akın ettiği bu festivale her yıl dünyaca ünlü müzik grupları katılmaktadır. 90 bin kişi ile birlikte hep bir ağızdan sevdiğiniz şarkıları söylemek isterseniz, Roskilde’ye mutlaka gitmelisiniz.

Carlsberg Bira Fabrikası

Danimarkalılar dünyadaki herhangi bir toplumdan daha fazla bira tüketir. Bu nedenle ünlü bira fabrikalarını gezmek hiç de garip karşılanmayacaktır.

Tivoli Bahçeleri

Harikulade bir işçiliğin ve tasarımın ürünü olan bu bahçelerde zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamayacaksınız. Danimarka’nın simgelerinden olmuş Tivoli bahçeleri, Kopenhag yolcularının listesinde mutlaka yer almalıdır.

Legoland

Lego, çocukluğunuzdan hatırladığınız oyuncaklar olabilir. Ancak lego ile oynamak için çocuk olmaya gerek yoktur. 45 milyondan fazla parçanın yer aldığı Legoland’da, çocukluğunuza doğru bir gezintiye çıkabilirsiniz.

Egeskov Kalesi

Pek çok kişi Fyn adasındaki Kvaerndrup’a gitme şansını bulamaz. Ancak eğer giderseniz orada Egeskov Kalesi’ni görebilirsiniz. Muhteşem kırsal manzarası ve etrafını çeviren bahçeleriyle Egeskov, kesinlikle görmeye değer.

Alaçatı Uçurtma Festivali

Alaçatı Uçurtma FestivaliMalum, rüzgarıyla meşhurdur Alaçatı. Rüzgar sörfüne meraklıların Türkiye’deki bir numaralı adresidir bu nedenle.

Şimdilerde bu rüzgar cenneti bambaşka bir etkinliğe ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor: Alaçatı Uçurtma Festivali

14 Nisan’da yapılacak festivalde yüzlerce uçurtma rengarenk bir şölen için gökyüzüne salınacak.
Uçurtma uçurtmak hayattaki en zevkli aktivitelerdendir. Hangimiz küçükken elimize geçen gazete kağıdından kendi küçük amatör uçurtmamızı yapıp gökyüzüne bırakmadık ki? Uçurtma kimilerimiz için kelime anlamının çok dışında anlamlar bile taşır. Örneğin özgürlük gibi…

Siz de uçurtma uçurarak bu duyguyu tatmak, veya sadece renk cümbüşünü izleyip fotoğraflamak istiyorsanız 14 Nisan’da alaçatı’da düzenlenen bu etkinliği kaçırmayın.

Savaş yorgunu “Dili” huzurun tadını çıkarıyor

Dili, Avustralya’nın kuzeyindeki Timor Adası’nın en büyük iki şehirlerinden biri. Doğu Timor Demokratik Cumhuriyeti’nin başkenti, sömürge mimarisi örneği tarihi yapıları, tropik bitki örtüsü ve gözalabildiğine uzanan sahilleriyle ünlü bir turizm merkezi olabilirdi. Fakat son 60 yılda birbirini izleyen savaşlar nedeniyle dünyaya açılamadı. 2006’dan bu yana Birleşmiş Milletler’in gözcülüğünde kente barış geldi. Kalkınma hamlesi başlatıld. Kapadokyalı gezgin İsmet İnce, iki ay önce adayı gezdi, izlenimlerini yazdı.

Doğu Timor’un başkenti Dili’nin havaalanı küçük ve bakımsız. Büyük uçaklar inemiyor. Ülkeye girişte herhangi bir zorluk yaşanmıyor. Bir aylık vizenin bedeli 30 dolar. Havaalanı şehre çok yakın. Orada karşılaştığım BM çokuluslu polis gücünden Türk Emniyet görevlisi Uğur Bey, uzun yıllar Dili’de otel yöneticiliği ve restoran işletmeciliği yapan Kemal Bey’in önerileri doğrultusunda kentin Comoro semtinde bir otele yerleştim.

Dili, ülkenin şehir denilebilecek tek yerleşimi. 1520’de Portekizliler kurmuş, 1769’da başkent olmuş. Endonezya işgali sonrasındaki iç karışıklıklardan ciddi ölçüde nasibini almış, önemli kısmı yok olmuş. Şimdilerde yaralarını onarıp, atılım yapmaya çalışıyor. Yeni gelişen turizm ekonomide önemli rol oynuyor.

RİO’DAKİ İSA HEYKELİNİN KOPYASI       

Dili’nin kuzeyi deniz, güneyi yeşil ve bereketli dağlarla çevrili. Dağın doğu eteğindeki semtler denize ve dalgalara bakıyor.

200 bin nüfuslu kentte halkın çoğu Katolik. Dinin kent yaşamındaki önemini gösteren iki simge Dili’nin iki ucundaki iki önemli anıt. İsa Heykeli, doğuda, Fatucama Burnu’nun hemen üstündeki dağlık bölgede. 1996’da Endonezya yaptırmış. Brezilya’nın Rio de Janeiro kentindeki ünlü heykele benzetilmiş, yüksekliği 27 metre. Kentin batı ucunda ise Papa Jean Paul 2’nin heykeli yükseliyor. Bronz anıt 6 metre yüksekliğinde. Papa’nın 1989’da ayin yaptığı yere, dokuz yıl sonra dikilmiş.

Dili’nin merkez noktası Portekizlilerden kalma valilik binası. Sömürge mimarisinin örneği olan yapı günümüzde hükümet binası. Arkasında 65 sandalyeli Parlamento, biraz ileride Çinlilerin yaptığı yeni Başkanlık Sarayı bulunuyor. Sarayın bahçesi ücretsiz internet kullanıcılarının mekânı.

Şehrin merkezi, görkemli kıyı şeridi gündoğumundan gece yarısına kadar hareketli. Liman boyunca uzun bir yürüyüş hattı var. Burada balıkçılar taze balık satıyor, parklardaki sahalarda voleybol, futbol oynanıyor. Sahildeki banyan ağaçlarının serin gölgesinde hindistancevizi suyu içmenin keyfine doyulmuyor.

Kentin iklimi sıcak ve nemli. Adada kuru ve yağışlı olmak üzere iki mevsim yaşanıyor. En sıcak ay kasım, en soğuk ay temmuz. Gündüz sıcaklıkları genellikle 30 – 35 derece civarında.

ÇOCUK SANATINA YANSIYAN ACI

Şehiriçi taşıma “microlet” denilen küçük dolmuşlar, özel taksilerle yapılıyor. İşsizliğin yoğun olduğu kentte, BM önemli bir iş kapısı. Ülkede gaz ve petrol önemli gelir kaynağı. Kent ekonomisinin temelini de bunlar oluşturuyor.

Dili’nin tam ortasından geçen Comoro Bulvarı’nın deniz tarafında Çinliler tarafından inşa edilen, kentin belki de tek büyük mağazası Timor Plaza görülüyor. İçinde çok sayıda işyeri, kafe, restoran, ofis bulunan bu bina, yeni yeni Timorluların yaşamına girmeye başlamış.

Kentin müzeleri, ülke tarihi ve kültürünü yansıtıyor. Arte Moris, el eserleri sergisi gibi. 2003’te İsveçli sanatçı Luca Gansser’in öncülüğünde güzel sanatlar okulu olarak açılmış. Şimdi 12 yaşından büyük çocukların sergilenen çalışmalarında, Timor’un geçmişte yaşadığı acıların izleri var.

Ülke tarihine ait en önemli arşiv, Parlamento’nun arkasındaki sömürge mimarisi tarzındaki yapıda. Xanana Gusmao Okuma Odası, zengin bir kütüphane. Buradan yürüyüş mesafesinde önemli bir mezarlık yer alıyor. Santa Cruz Mezarlığı, hazin bir olayın izlerini taşıyor: 1991’de öldürülen özgürlük savaşçısı Sebastian Gomes Rangel’in cenaze töreni sırasında, burada Endonezya askerleri halka ateş açmış 250 kişi hayatını kaybetmişti. Bu yüzden 12 Kasım, Doğu Timor’da ulusal yas günü.

Mezarlığın biraz ilerisindeki pazaryerinden Dare köyüne giden dolmuşlar kalkıyor. Merkeze 30 dakika mesafedeki köy, kentin güneyini kaplayan dağın tepesinde. 2’nci Dünya Savaşı’nda Avustralyalı askerler bu köye sığınarak Japon saldırılarından kaçmış. Timorlular da Avustralyalılara yardım için buraya çekilmelerine karşın, çok sayıda kayıp vermişler. Kurbanların anısına 1969’da Dare’ye bir anıt dikilmiş, 2009’da ise müze kurulmuş.

Dili, aynı zamanda ülkenin elsanatı ürünlerinin sergilendiği, kolaylılıkla temin edilebildiği önemli bir merkez. Mandarin semtindeki Tais Pazarı, bu tür ürünlerin bulunabileceği en büyük merkez. En popüler turistik hediye el dokuması “Tais.” Bu dokumalar düğün, cenaze gibi özel günlerdeki giysilerin yanı sıra el çantası, kitap kabı gibi ürünlerde kullanılıyor. Pazarda bunların dışında sepetler, ağaç kaplamalar, kâğıt ve gümüş hediyelikler bulunabiliyor.

Kent her tür hizmetin sunulduğu büyük bir hastaneye sahip olmasına karşın, ciddi sağlık sorunları yaşanıyor. Malarya ve sarıhumma hâlâ ciddi yaşamsal risk.

AKVARYUM GİBİ MERCAN KAYALIKLARI

Merkezin çok yakınındaki harikulade sahiller Dili’nin gururu. Kıyı boydan boya beyaz kumsal. Kentin en iyi otel ve restoranları burada. Sahilde gün batımını izlemek ayrı bir keyif.

Dili’nin kuzey sahilinde 3 kilomete uzaklıkta dik bir mercan kayalığı yükseliyor. Bu bölge yunus, kılıç ve tonbalığı gözlem alanı. Dilililere bakılırsa, yılın bazı aylarında suyun sahile yakın kısımlarında timsahlar da görülebiliyor. Hatta bazı üzücü olaylar yaşanıyor.

Dili çevresinde görülebilecek yerlerden biri de Atauro Adası. Macera tutkunları, dalış meraklılarının tercih ettiği ada mercan kayalıklarıyla ünlü. Nakroma Feribotu her cumartesi sabahı adaya gidiyor, öğleden sonra donuyor. Yolculuk 3 saat sürüyor. Deniz taksisiyle de 1,5 saatte ulaşılabiliyor. Sularındaki canlı çeşitliliği o kadar fazla ki ada “Denizlerin Amazonu” olarak anılıyor. Konaklama tesisleri kıyı bölgesinde. 995 metre yükseklikteki Maucoco Tepesi’ne yürüyüş turları düzenleniyor.

NASIL GİDİLİR?

Singapur, Avustralya’nın Darvin kenti ve Endonezya’nın Bali Adası’ndaki Denpasar’dan Dili’ye direkt uçak seferleri düzenleniyor.

COMORO’DAKİ TÜRK PİDECİSİ

Dili restoranları, yemekleriyle ünlü. Yerel mutfakta acı biber sosu, baharat yoğun olarak kullanılıyor. Restoranlarda Çin, Hint, Japon, Tayland, Lübnan, İtalyan, hatta Türk mutfağının ürünlerini bulmak mümkün. Kentin ana arterlerinden Comoro Bulvarı’nda pide ve kebap üzerine çalışan bir Türk restoranı var.
Dili’de restoranlar dışında kaldırım mutfakları yaygın. Şehrin muhtelif bölgelerindeki pazaryerlerinde çok sayıda farklı türde tropik meyve, sebze satılıyor. Ülkenin en ünlü yerel yemeği eğreltiotu yapraklarıyla sarılı hindistancevizli, pirinç pilavlı “Katupa.” Bunu pazar mutfaklarında bile bulabilirsiniz. Timor’un mükemmel tropikal meyve sularının yanında, kahvesi de ünlü. Özellikle, ağızda hoş bir koku bırakan çok koyu renkli “Kahve Tina” mutlaka tadılmalı.

PORTEKİZ SÖMÜRGESİYDİ

Doğu Timor Demokratik Cumhuriyeti, Atauro ve Jaco Adaları ile Oecusse-Ambeno Bölgesi’ni de kapsayan, Güneydoğu Asya’nın küçük bir ülkesi. Endonezya Takımadaları’nın Güneydoğusu’nda, Avustralya’nın Darvin Kenti’nin 640 kilometre kuzeybatısında, Savu, Banda ve Timor Denizi’nin çevrelediği Timor Adası’nın doğu bölümünde. Komşusu sadece aynı adanın batısındaki Endonezya’ya bağlı Batı Timor. Yüzölçümü 14 bin 609 kilometrekare, nüfusu yaklaşık 1.2 milyon.

Doğu Timor, uzun yıllar Portekiz sömürgesiydi. 2’nci Dünya Savaşı’nda Japonlar işgal etti. Bu arada 50 bin kişi öldü. 1975’te Portekiz boyunduruğundan kurtulup bağımsızlığını ilan etti. 10 gün sonra Endonezya’nın işgaline uğradı. 1999’daki referanduma kadar, bağımsızlık mücadelesinde onbinlerce kişi öldü. Halkoyu sonucu BM desteğiyle Endonezya işgali sona erdi. 2002’de ülke BM’nin 191’inci üyesi oldu. Ancak, isyancı gruplar, çeteler, muhalifler arasındaki çatışmalar sürdü. 2006’da BM çokuluslu polis gücü devreye girince adaya barış geldi.

Kaynak: Hürriyet Seyahat

tr_TRTürkçe
en_USEnglish tr_TRTürkçe