Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Yazdır

Yayınlanan:

Dünyanın En Ünlü Barok Manastırı

Dünyanın en ünlü barok manastırı

Umberto Eco’ya “Gülün Adı” romanı için esin veren Benedict Manastırı, Viyana’ya trenle 70 dakika uzaklıktaki Melk kentinde. Görkemli yapısı, 100 bin cilt nadide kitaptan oluşan koleksiyonuyla her yıl Avusturya’ya binlerce ziyaretçi çekiyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki manastıra okurumuz Aynur Koç gitti, izlenimlerini yazdı.

Bahar kaçamağı için birkaç günlüğüne Viyana’ya giderseniz Umberto Eco’nun “Gül’ün Adı” romanını başlatıp bitirdiği Benedict Manastırı’nı ve Melk kentini görmeden dönmeyin. 900 yıllık geçmişe sahip Melk’te doğayla bütünleşmek, yeşilin her tonuna doymak, dünyanın en önemli barok şaheserlerinden birini gezmek sizi mutlu edecek.

 

Melk bir anlamda Viyana’dan önceki başkent. İkinci Otto Dönemi’nde Babenberg Hanedanlığı’na verilmiş ve hanedanlığın merkezi olmuş.

Stephansdom’daki batı garından güneye, St.Valentin istikametine giden tren yaklaşık 70 dakika sonra Melk’e ulaşıyor. İstasyon çıkışında kentin ortasındaki kayalığı, üstündeki görkemli manastırı görüyorsunuz. Melk ufak meydan etrafına yayılmış sakin bir şehir. Bir yanda Tuna Nehri, bir yanda UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki Wachau Vadisi’ne komşu. Bu durum dolaylı olarak manastırı da UNESCO listesine dahil etmiş.

İstasyondan yokuş aşağı güzel evler arasında geze geze meydana iniyoruz. Ufak kafe ve hediyelik eşya dükkanlarıyla çevrilmiş meydanın ortasında Hükümet Konağı (Rasthaus), heykelli bir havuz ve kentin amblemi yer alıyor. Manastıra çıkmadan önce pasta ve kahveli keyif molası veriyoruz. Mola sonrası rahat bir yürüyüşle tepeye 15 dakikada çıkıyoruz. Bina her adımda daha da görkemli hale geliyor.

Bizim gibi Melk’e gelme nedeniniz manastırı görmekse, mutlaka rehberle gezmeniz gerektiğini unutmayın. Geziden bir gün önce internetten tur saatini, dilini seçtik, bilet rezervasyonumuzu yaptırdık. Böylece kentte geçireceğimiz süreyi artırdık. Mayıs – Eylül aylarında saat 9.00 – 17.00 arasında başta Almanca olmak üzere İngilizce, Fransızca ve İtalyanca 4 dilde rehberlik hizmeti veriliyor. Randevu saatinde hiç kuyruğa girmeden, beklemeden manastır girişinde rehberimizin önüne dikiliyoruz.

MARIA ANTOINETTE’İN ANNESİ ÜÇ KEZ GELDİ

Kale olarak yapılan bina 1089’da Benedict Rahipleri’ne hediye edilmiş. Bugünkü ihtişamını 1702 – 1736 arasında manastırı yenileme planlarını yapan mimar Jakop Prandtauer’a borçlu. İki yıl önce mimarın 350’nci doğum günü kutlanmış. Anmak için odalara Prandtauer’ın gerçek ölçülerindeki karton maketleri yerleştirilmiş. Ziyaretçileri “Sizi burada gördüğüm için mutluyum” mesajıyla karşılamış bay mimar.

Geçmişte manastırın en önemli konuğu Habsburg Hanedanı’nın bizzat devleti yöneten tek imparatoriçesi Maria Theresia (1717-1780) olmuş. 40 yılda sadece 3 defa gelip kısa sürelerle kalmış. Theresia, Fransa’ya gelin giden Maria Antoinette’in de annesi.

Manastır adını 6 yy’da burada üç yıl yaşayan Papa Benedict’ten almış. Benedict aynı zamanda bir şifalı bitki çayının adı. Eski manastırlarda keşişler 30 çeşit bitkiden yapıyor.

497 ODA, 1365 PENCERE BİR MİLYON TUĞLA

Geniş ve güzel bahçeden manastıra girdiğimizde bizi bir tarafında Habsburg Ailesi’ne mensup önemli kişilerin resimlerinin asılı olduğu 200 metre uzunluğundaki koridor karşıladı. Rehberimiz manastırda 497 oda ve 1365 pencerenin olduğunu vurguluyor. Yapımında tam 1 milyon adet tuğla kullanılmış.
Emperyal merdivenlerin keyfini ağır ağır çıkarak yaşıyoruz. Emperyal salonlarda teşhir edilen eserlerin zenginliği karşısında şaşırmamak elde değil. Binanın görkemine paralel altın kaplı kutsal emanetler, kupalar, giysiler, el yazması kitaplar özel cam bölmelerde teşhir ediliyor.

TERASA HAPSEDİLDİK

Müzik çalınan alttan ısıtmalı büyük odada 3 boyutlu olarak manastırın öyküsünü izliyoruz. En önemli bölüm dünyaca ünlü kütüphanesi. Arşivinde 100 bin cilt kitap var. İlk bölümde 16 bin kitap yer alıyor. El yazmaları önemli yer tutuyor. Kiliseye geçişte kent panoramasına hakim balkona çıktığımızda rehberimiz bizi burada bırakarak yeni grubu almak üzere geri dönüyor, terasın kapısını üzerimize kilitliyor. Böylece son bölüm olan Barok Kilise’ye geçmeden önce terasta uzun süre kalmamız sağlanıyor. Kenti kuş bakışı seyrediyoruz.
Melk halkınca bugün hâlâ kullanılan katedral barok uslubunun insanı ezen ağır örneklerinden biri. Çıkışta yeniden bir kafede oturup güzel bir tatlı yedikten sonra, buralara kadar iyi ki geldik diyerek Viyana’ya dönmek üzere istasyona yollanıyoruz…

Kaynak: Hürriyet

             

Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Gokhan ERDOGAN tarafından yazılmıştır

Çok Gezen Çok Tozan, Az Biraz Deli, Biraz da Yazan Çizen, Ucundan Web Tasarımcısı, Çılgın bi Proje Canavarı, Aa Unutmadan Az Buçuk da Fotoğrafçı.

2281 posts

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir