Dünyanın En İyi 7 Çin Mahallesi

Çin Yeni Yılı’nı kutlamak için Çin’e gitmene gerek yok. Keçi Yılı’na dünyanın en iyi Çin Mahallelerindeki partilerle gir!

Hala yılbaşı kutlamalarının etkisinden kurtulamamış pek çok yer varken Çin daha yeni başlıyor! Çin Yeni Yılı’nın (diğer adıyla Bahar Festivali) kapıda olduğu bu günlerde işte dünyanın ziyaret etmen gereken en iyi Çin Mahalleleri!

San Francisco, ABD

get-a-taste-of-the-orient-in-7-of-the-best-chinato-01

Şehrin Amerikalı Çinli belediye başkanı Edwin Lee’nin öncülük ettiği San Francisco‘nun büyük Çinli nüfusu sayesinde şehrin gıpta edilecek bir değil, tam dört Çin Mahallesi bölgesi bulunuyor.

Grant Bulvarı’nın aşağısındaki iki dildeki sokak tabelalarını geçer geçmez, ulusaşırı yaşamı insan çevresinde gözlemleme şansına sahip olacaksın. Geçit törenini andıran bu tarihi cadde zamanında genelevleri, afyon salonları ve yasadışı aktiviteleriyle meşhurdu, ancak günümüzde tarihi cadde kendine çekidüzen vererek şehrin en popüler bölümlerinden biri haline geldi.

Eğer Buda anahtarlıkları ve ejderhalı buzdolabı magnetleri Asya iştahını karşılamaya yetmiyorsa, bir blok ötedeki Stockton Caddesi’ne yönelebilirsin. Gerçek San Franciscoluların yiyip içip gezdikleri asıl yer işte bu hareketli iş merkezidir.

San Francisco’daki Çin Mahallesi’nin ilginç kültürel olaylarından biri de, yeni ortaya çıkmaya başlayan ve korku hayranlarına mahallenin doğaüstü yönünü tanıtma sözü veren hayalet turlarıdır.

Ardından Bahar Festivali’ni şehrin enfes Botanik Bahçesi’nde veya Davies Symphony Hall’da San Francisco Senfoni Orkestrası’nın Çin Yeni Yılı Konseri ve Görkemli Akşam Yemeğinde kutlayabilirsin.

Melbourne, Avustralya

get-a-taste-of-the-orient-in-8-of-the-best-chinato-01

Batı dünyasının kesintisiz bir şekilde en uzun süredir ayakta kalan Çinli yerleşim birimi olarak kabul edilenmMelbourne‘un Çin Mahallesi, zengin ve cezbedici bir tarihe sahiptir. 1850’nin ortalarında Victoria’nın ‘altına hücum’ döneminde eskiden Kanton olarak bilinen Quandong ilinden pek çok gezgin köşeyi dönme umuduyla New South Wales kolonisine yelken açtı. O günden beri Çinli-Avustralyalı cemaati, özellikle de Bahar Festivali’nde, şehrin en etkileyici yerlerinden biri haline geldi.

El sanatları fuarları, yiyecek pazarları, sokak kenarında Çin Satrancı turnuvaları gibi standart kutlamalara ek olarak, Melbourne’un Çin Mahallesi, Milenyum Dai Loong Ejderhası denilen canavarın serbest kaldığı yerdir. Little Bourke Street’teki Ejderhanın Uyanışı Seremonisi’nde kağıttan yaratığı taşıyan 200 kişinin yer aldığı muhteşem geçit töreninde bu uçan mucizenin canlanışını seyredebilirsin.

Tüm bu kutlamalara bir ara vermek istediğinde de, Cohen Place’teki Çin Müzesi’ni ziyaret ederek bu sürekli gelişen mahalle hakkında daha fazla şey öğrenmeni tavsiye ederiz.

Tavsiyemiz: Çin sinemasını onurlandırmak üzere her yıl düzenlenen bir tören olan Altın Koala Film Festivali için Melbourne’a şubatın başında gitmen.

Bangkok, Tayland

get-a-taste-of-the-orient-in-7-of-the-best-chinato-02

Bangkok‘un Çin Mahallesi’ne kuzeyden girersen, anında taze toplanmış egzotik Çin-Tayland bitkileri ile dolu bir toptancı çiçek pazarı olan Pak Klong Talad’dan yayılan mis gibi kokular ve şehrin bu bölümünde çılgınlar gibi kanat çırpan kuşların cıvıltılarıyla karşılaşacaksın.

Ancak bu pazar yerinin sakinliğine kanma. Bangkok’un Çin Mahallesi başkentin en eskilerinden olduğu gibi, aynı zamanda da en gösterişlilerindendir. Yaowarat Yolu’nun doğu tarafındaki gözden düşmüş Çin Kapısından içeri girdiğinde, kuyumcular, Qing hanedanı koleksiyoncuları ve tarihi Çin bitkisel ilaçları satan dükkanların neredeyse uçsuz bucaksız neon ışıklı vitrinleri karşına çıkacak.

Bu ana cadde çoğu zaman taksiler ve Tuk-Tuk’larla tıka basa dolu ama Çin Yeni Yılı hafta sonu kutlamaları sırasında partiye katılan binlerce davulcu, aslan dansçısı ve ejderha geçit törenlerine yer açmak için trafik başka yere yönlendiriliyor.

Amsterdam, Hollanda

get-a-taste-of-the-orient-in-7-of-the-best-chinato-03

Amsterdam’ın Çin Mahallesi, Red Light District’in sonundaki gerçek sınırlarını aşarak kendi başına kayda değer ve ilgi çekici hale geldi.

Zeedijk Caddesinde bulunan ve tüm Avrupa’daki en büyük Budist din merkezlerinden biri olan, parlak renkli duvarlarının üzeri Üç Sepet kutsal yazılarından altın harflerle dolu He Hua Tapınağı’nda huzur arayabilirsin. Acıktın mı? Stormsteeg’in köşesinde bulunan ve zemin katında bir Asya süpermarketi, üst katında ise gizli bir ‘ramen’ barı ve Çin mutfak sanatının sırlarını öğrenebileceğin Flavours of the Far East adında bir yemek stüdyosu bulunan Toko Dun Yong’a uğrayabilirsin.

Mahallenin merkezinde ise, yerel halk ve ziyaretçilerin şarkılar, dans ve ejderha kutlamalarına ek olarak, bu genç ve canlı Çin Mahallesi’ne uyan göz kamaştırıcı kestane fişekleriyle dolu tipik bir Bahar Festivali akşamı için toplandığı Nieuwmarkt Meydanı bulunuyor.

Londra, İngiltere

get-a-taste-of-the-orient-in-7-of-the-best-chinato-04

Londra’nın Çin Mahallesi’nin boyutlarının seni aldatmasına izin verme. Leicester Meydanı’nın telaşlı iş yaşamı ile Shaftesbury Bulvarı’ndaki görkemli sinema salonlarının arasına sıkışmış bu yaşam dolu mahalleye adımını attığında, bu sisli başkentin başka hiçbir yerinde bulamayacağın, tüm duyulara hitap eden bambaşka bir yönünü göreceksin.

Neredeyse göreceğin tüm restoranların (aralarında en iyisinin London Chinatown restoranı olduğunu belirtelim) penceresinde bulunan kışkırtıcı nar gibi kızarmış ördeklerden dikkatini alabildiğinde, Çin tatlı dükkanları ve dev kalabalıklardan uzakta sakin bir kaçamak sunan bir Çin çayevi olan Newport Place’teki Jen Café gibi pek çok yerden yayılan aromanın farkına varacaksın. Burası Gerrard Caddesi’ndeki pagodanın altında Go olarak bilinen tarihi Çin oyununu oynayan yaşlı ustaları seyretmek için de harika bir noktadır.

Sıklıkla Asya dışındaki en büyük, en gürültülü ve en görkemli Çin Yeni Yılı kutlamalarının Londra’daki olduğu iddia edilir ve bunu doğrularcasına her zaman büyüleyicidir. Fenerleri ve kâğıttan ejderhaları taşımak veya güneş doğana kadar dans etmek için sokaklara dökülen yüzbinlerce kişi arasındaki yerini almanı tavsiye ederiz.

Yokohama, Japonya

get-a-taste-of-the-orient-in-7-of-the-best-chinato-05

Tokyo’da her şeyden biraz bulunsa da, o eski zamanlara ait Çin cazibesini bulabileceğin yer ultra modern başkentin bir saat güneyindeki Yokohama’dır.

Burada bazıları turistlere özgü olsa da çoğu oldukça otantik çeşitli Çin süsleri satan dükkânlar, geleneksel parmakla akupunktur masajı salonları ve Kaderin Dört Sütununu (‘Bazi’ olarak bilinen antik bir gelenek) kullanarak geleceğini okumayı teklif eden şamanlar gibi yüzlerce seçenek bulabilirsin.

Ancak buraya gelmenin asıl nedeni yiyecekler. Gezmiş görmüş gurmeler Yokohama Çin Mahallesi’nin tüm dünyadaki Çin Mahalleleri arasında en iyi yiyeceklere sahip olduğunu söyler ve bu minicik metropolde, o inanılmaz büyüklükteki ülkenin bölgesel tüm yemeklerini bulabilirsin. Kutlamaların tadına her anlamda varabilmek için bu Şubat ayında Yamashita-cho Park’taki Bahar Festivali Geleneksel Gösterilerinde olabilirsin

Paris, Fransa

get-a-taste-of-the-orient-in-7-of-the-best-chinato-06

Paris’in sivil Çinli nüfusu o kadar büyük ki, Fransız başkentinde birbirinden bağımsız bir avuç büyüyen Çin Mahallesi veya yerel halkın deyimiyle ‘Quartier Chinois’ bulunuyor.

Bunlardan en büyüğü ve en işleği şehrin 13. semtinde bulunuyor. Paris’in yerlileri 1970’lerde bu bölgedeki bunaltıcı çok katlı binalara burun kıvırmaya başladığında, burası Çinliler ve Vietnam Savaşı’ndan kaçan diğer Asyalı göçmenler için ekonomik bir seçim oldu. O günden bu yana kararlı halk bu kasvetli hayalet kasabayı Chine Massena gibi birinci sınıf çin mantısı restoranları, en lezzetli Çin pastaları ile dolu mağaza vitrinleri ve sıradan bir otoparkın içine sıkıştırılmış çılgın bir Budist tapınağı gibi yerlerle vızır vızır işleyen bir kovan haline getirdi.

Paris’in en iyi Çin Mahallesi 3. semtin liberal Le Marais Bölgesinde bulunur ve burası keşfetmek için harika bir yerdir. Burada muhteşem kraliyet mimarisi ve Gotik mimari ile toplumsal Çin hassasiyeti bir arada yer alır ve bu zıtlığın asıl hayat bulduğu yer, kırmızı ipek üniformalar (zenginlik, neşe ve iyi talihi sembolize eder) giyen adamların zarif Paris sokaklarında dev kağıt fenerlerle gösteriş yaparak dolaştığı ve ardından dövüş sanatları turnuvalarında yarıştığı Yeni Yıl kutlamalarıdır.

Mahalledeki Bahar Festivali geçit törenleri farklı günlerde gerçekleşir, yani bu büyük, gürültülü ve maytaplı Keçi Yılı’na giriş kutlamalarını iki kere yaşayabilirsin!

Kaynak: Momondo

Alper Daçe’nin Santo Domingo İzlenimleri

Dominik’te sadece güneş, deniz ve kum değil, aynı zamanda Amerika Kıtası’nın keşfine ve kolonileşmeye dair detaylı bir tarih karşımıza çıktı.

24.11.2011 Perşembe

Habana Jose Marti Havalimanı’nda başlayan Küba maceramız yine burada sonlandı ve Dominik yollarına düşmek için Cubana uçağına atladık. Uçacağımız uçağın bir Rus yapımı Tupolev TU-204 olması ilk başta bizi biraz endişelendirmişti. Fakat uçağa yaklaşırken bu endişeler uçup gitti. Çünkü bahsettiğimiz uçak öyle aklınıza gelen eski Rus uçaklarından değil, emsalleri kadar yeni güzel bir uçaktı. Kabin genişliği ayrıca dikkat çekiyordu. Uçuşla ilgili tek kötü anım, domuz yememek üzere yaptığım vejeteryan yemek seçimi sonucu aç kalmamdı (sadece içinde birkaç parça meyve olan bir salata geldi).

Yaklaşık 2 saat süren bir uçuştan sonra Dominik Cumhuriyeti’nin başkentindeki Santo Domingo Las Americas Havalimanı’na indik. Daha körükten çıkar çıkmaz koridorda bizi karşılayan muhteşem Dominik fotoğraflarını ise hala hatırlıyorum. Pasaport kontrolünde ise kılı kırk yararak ABD ve Schengen vizelerine bakıyorlar, hatta numaralarını not alıyorlar. Ülkeye giriş vergisi 10 US$.

Kontrolden geçer geçmez Küba’da bulunmayan kapitalist restoran zincirleri ile karşılaşınca önce uçuştan kalan açlığımı giderdim. Ardından şehir merkezine gitmek için toplu taşıma imkanı bulunmadığını tasdik edip taksiye atladık. Civarda başka taksicileri barındırmadıkları belli olan sarı tişörtlü taksici amcalar 40 US$’ımızı aldılar. Buradan da anlaşılacağı üzere ABD ile ilişkiler üst düzeyde. Oran olarak ise 1 US$ = 37 RD$ (Dominik Pesosu).Dominik CumhuriyetiDominik Cumhuriyeti de neresi kardeşim demeyin diye biraz genel bilgiyle başlayalım. Bana ne genel bilgiden, bana yediğin içtiğinden bahset diyenler bu bölümü atlayabilirler. Fakat ilginç bilgiler bulacağınızı temin ederim. Dominik Cumhuriyeti, Karayipler’de Küba’dan sonra en büyük ikinci büyük ada olan Hispaniola’yı Haiti ile paylaşmaktadır. Komşuların arasının pek iyi olmadığını fakat birbirlerinden de kopamayacakları hastalıklı bir ilişkileri olduğunu söyleyebiliriz. İspanyolca konuşan, Amerikan etkisinde ve beyzbol meraklısı Dominik’e karşılık, Fransızca konuşan, daha fakir ve çalkantılı, futbol izleyicisi Haiti tam bir zıtlık oluşturuyor.

Hispaniola’nın talihi keşif için yola çıkan Kolomb’un adaya ulaşmasıyla değişmiş. Asya’ya ulaşma ümidiyle yola çıkan Kolomb ilk olarak birkaç küçük ada  ve Japonya zannettiği Küba’ya uğradıktan sonra, soluğu “La Isla Espanola” (daha sonra Hispaniola’ya dönüşmüş) olarak adlandırdığı adada almış. Adanın günümüz Haiti tarafındaki bu yer aynı zamanda Yeni Dünya’daki ilk Avrupa yerleşimi olmuş. Daha sonra yerli Tainolar’la çekişmeler ve salgınlar yüzünden yerleşim Dominik tarafındaki günümüz Santo Domingo’suna taşınmış.

Kolomb’un iyilik ve cömertliklerine hayran kaldığı Tainolar, bu özelliklerinin karşılığını kölelik ve Avrupa salgın hastalıklarıyla 30 yıl içinde neredeyse yok olarak almışlar. Tainolar öldükten sonra Afrika’dan gelen köleler madenlerdeki işçi açığını karşılayamayınca ve Meksika ve Peru gibi daha cazip sömürgeler ele geçince, Santo Domingo ticari bir liman haline dönüşmüş. Ticareti de Küba’ya kaptırdıktan sonra uzunca bir süre gözden düşmüş.

Avrupa’daki savaşlar sonucunda İspanya’nın İngiltere ve Fransa karşısında giderek gücünü yitirmeye başlaması, mücadeleyi Hispaniola’ya da taşımış. 17. Yüzyıl’da ilk olarak İngilizler’in deneyip de başaramadığı işgali, adanın batıdaki 2/3’lük bölümünü alarak Fransızlar başarmışlar. İşgalden sonra Fransızlar adanın batısında şeker üretimine ve köleliğe dayalı karlı bir ekonomi oluşturmuşlar. Fakat 18. Yüzyıl’ın başlarında Fransa da İspanya gibi gücünü yitirince ve İngiltere’nin taraftarlığını yaptığı kölelik karşıtı isyanlara daha fazla karşı çıkamayınca, kölelik kaldırılmış. Adanın batı tarafıyla yetinmeyen Haitililer,İspanya ile devam eden görüşmelerin sonuçlanmasını beklemeden Dominik tarafını da istila ederek 22 sene boyunca yönetimi devralmışlar. Ta ki 1844’teki Dominik’in bağımsızlığının başlangıcı kabul edilen karşı harekete kadar.

Bundan sonra ise Dominik tarihi, Haiti ile karşılıklı çekişmeler, zaman zaman yaşanan katliamlar, güçsüz anlarda İspanya’ya yamanma çabaları ve ardından 19. Yüzyıl’da Amerikan güdümüne girilmesiyle darbeler ve kukla hükümetler olarak özetlenebilir.

Şu aralar güncel olan konulardan biri ise iş ve daha iyi yaşam koşulları için yasadışı yollardan Dominik’e göç eden Haitililer. Sayıları 1 milyona yaklaşan bu insanlar Dominikliler tarafından pek de hoş karşılanmıyorlar. Nedeni, sağlık ve eğitimde harcamaların artması ve kalitenin düşmesi, daha ucuz iş gücü bulunduğu için Dominikliler’in işsiz kalması, adi suç, uyuşturucu ve silah ticaretinde artış. Elbette Dominikliler tüm bu olumsuzlukları Haitililer’e havale ederek işin kolayına kaçıyorlar.

Tüm bunları bir yana bırakırsak, Dominik doğal güzellikleri ve macera tutkunlarına sunduğu imkanlarla öne çıkan bir ülke. Sayısız doğal park, şelale ve göller hem muhteşem manzaralar sunuyor, hem de trekking, kano, bisiklet, dalış gibi sporlar için bulunmaz fırsatlar yaratıyor. Bu doğal güzellikler şimdiye kadar birçok filme de fon oluşturmuş. En önemli iki örnek,Apocalypse Now ve Jurassic Park filmleri. Ayrıca Dominik kuş gözlemcileri için de bir nevi cennet. Kaldığımız otelin bahçesinde aniden beliren sinekkuşunu görünce bu konu tasdik edilmiş oldu.

Santo Domingo

Yeni Dünya’da birçok ilkin yaşandığı Santo Domingo’da elbette ilk gezilmesi gereken yer tarihi bölge Zona Colonial. Biz de ilk akşam sadece yemek yemeye gittiğimiz bu bölgeyi ertesi gün hakkıyla gezdik. Zona Colonial dışında şehirde diğer görülecek yerler, Malecon(sahil yolu), Çin Mahallesi’ndeki dükkanlar, müzelerin ve parkın bulunduğu Plaza de la Cultura, devasa deniz feneri Faro a Colon, yerliler için kutsal olan mağara ve göllerin olduğu Los Tres Ojos ve denize girmek için civardaki kumsallar olabilir. Zola Colonial ile başlayalım.

Zona Colonial

Görülecek

Parque Colon

Bu parka Zona Colonial’in kalbinin attığı yer desek yanlış olmaz. Yanıbaşındaki katedral, gölge yapan ağaçların altında domino oynayan ahali, etraftaki kafe ve restoranlar ve ortada olan biteni izleyen Kolomb heykeli. Banklarda oturup etrafı izlemek keyifli.

Catedral Primada de America

Parque Colon’un yanıbaşındaki bu katedral, Amerika kıtasındaki halen ayakta kalan en eski katedral. Eğer yıkılmamış olsaydı Meksika’daki 1532 tarihli katedrale tahtını kaptıracaktı. Yapımına 1514’te Kolomb’un oğlu tarafından başlanılmış, ancak 1540’da tamamlanabilmiş.

Günümüze gelen çok değerli eserler olmasa da görülmeye değer bir yer. Giriş ücretsiz.

Las Damas Sokağı

Önemli tarihi binaların bulunduğu bu sokak, Amerika kıtasındaki ilk taş döşenmiş sokak. Yapımı ise 1502’ye kadar gidiyor. İsmini ise (Kadınlar Sokağı) burada yürüyüş yapan Diego Colombus’un karısı ve arkadaşlarına borçlu.

Fortaleza Ozama (Las Damas)

Yeni Dünya’daki en eski koloniyal askeri bina olması buranın en önemli özelliği. Ozama Nehri’nin Karayipler’le buluştuğu konumu Kolomb’dan sonraki gaddar vali Nicolas de Ovando tarafından seçilmiş. Kendisinin heykeli avluya girer girmez sizi karşılıyor.

Tarih boyunca İspanya, İngiltere, Fransa, Haiti, Gran Kolombiya ve ABD bayraklarının dalgalandığı hisarda artık Dominik Cumhuriyeti bayrağı dalgalanıyor. 1970’de halka açılana kadar askeri garnizon ve hapishane işlevi görüyormuş.

Giriş ücretli (kişi başı 60 RD$) ve ayrıca rehberli gezi yapmak isterseniz 20 dakika için kişi başı 5 US$ gibi bir ücrete anlaşabilirsiniz. Bana kalırsa rehbere hiç gerek yok.

Hostal Nicolas de Ovando (Las Damas)

Fortaleza Ozama’yı anlatırken bahsettiğimiz şahsiyetin ikametgahı burası. Bugün ise Sofitel tarafından işletilen bir otel.

Casa de Francia (Las Damas)

Meksika’yı talan eden Hernan Cortes’in eski ikametgahı olan bina, günümüzde Fransa Konsolosloğu olarak kullanılıyor. İçini gezme imkanı olmasa da ön cephesindeki detayları görmek bile tatmin edici olabilir.

Panteon Nacional (Las Damas)

Aslı 1747’de inşa edilen bir Cizvit kilisesi olan bu bina, daha sonra tütün deposu ve tiyatro olarak da kullanılmış. 1958’de ise diktatör Trujillo tarafından şimdiki haline dönüştürülmüş.

Günümüzde kapıda nöbet tutan askerin gerisinde, duvarlarda Dominik’in tarihi şahsiyetleri onurlandırılırken, onlardan geriye kalanlar da özel bir bölümde korunuyor.

Şimdiye kadar gördüğümüz en etkileyici ulusal yapı olmasa da, ilgi çekici bir yer. Hemen yanıbaşındaki Plaza de Maria de Toledo, girişteki kemerleri, gölgelik bankları ile soluklanmak için ideal bir meydan. Ayrıca burada Pazar günleri bir bit pazarı kuruluyor.

Museo de las Casas Reales (Las Damas)

16. Yüzyıl’da inşa edilen bu bina, uzun müddet Karayipler’deki İspanyol yönetiminin merkezi olmuş. Günümüzde İspanyollar’ın silah, tablo ve değerli eşyalarının yanısıra Taino yerlilerine ve daha sonraki Dominik idarecilerine ait bir takım koleksiyonlar da burada sergileniyor.

Binanın önündeki meydanda ise görülmeye değer başka bir şey, idarecilerin camlarından bakarak saati takip edebilecekleri güneş saati Reloj del Sol.

Alcazar de Colon (Plaza Espana)

Günümüzde Kolomb’a adanmış bir müze olan yapı, Kolomb’un oğlu Diego ve karısının ikametgahı olarak kullanılıyormuş. Bir süre sonraki nesillere ev sahipliği yaptıktan sonra terk edilmiş, bir dönem de hapishane ve depo olarak kullanılmı. Yakın zamanda geçirdiği restorasyon çalışmaları ile içinde Kolomblar’a ait eşyaların bulunduğu bir müzeye dönüştürülmüş.

Plaza Espana

Alcazar de Colon’un baktığı meydan, 90’ların başında Amerika’nın keşfinin 500. Yılı şerefine yenilenmiş. Oldukça geniş bir alana sahip ve öğle ve akşamları yanıbaşındaki AtarazanaSokağı’ndaki kafe ve restoranlarla canlı bir kimliğe bürünüyor.

Monasterio de San Francisco  (Hostos’da Emiliano Tejera hizası)

Yeni Dünya’daki ilk manastır bugünlerde yıkık durumda, fakat geceleri yapılan aydınlatma ve bahçesinde düzenlenen konser ve gösterilerle cazibesini sürdürüyor.

Ruinas del Hospital San Nicolas de Bari (Hostos’da Luperon hizası)

1503’den 1911’de büyük bir kasırgada hasarlanana kadar hizmet veren Yeni Dünya’nın bu ilk hastanesi, günümüzde sadece yıkıntıları kalsa da tarihi önemi açısından görülmeye değer. Hastanenin başka bir özelliği de zemin planının  haç şeklinde olması.

El Conde Sokağı

Parque Colon’dan Puerta Del Conde’ye kadar uzanan yayalaştırılmış bu sokak, tarihi kentin can damarı gibi. Üzerinde yer alan kafe, restoran ve dükkanların yanısıra, yerel ürünler satan işportacılar ve eserlerini sergileyen sanatçılar görebilirsiniz.

Daha sonra detaylı olarak ne olduğunu anlatacağım yerel içecek Mamajuana malzemesini de buradaki büfelerden birinden aldık.

Puerta del Conde (El Conde)

Adını 1655’teki 13000 kişilik İngiliz işgal kuvvetine karşı başarıyla savunma yapan güçlerin başındaki Penalba Kontu’ndan almış. Kapı günümüzde de Dominik vatanseverliğinin ve bağımsızlığının en önemli simgelerinden biri. Nedeni ise Haiti işgali altındaki Dominiklilerin 1844 Şubat’ında burada toplanarak kansız bir darbeyle işgal güçlerini ülkeden kovması ve bağımsızlıklarını kazanmaları. İlk Dominik bayrağı da bu kapının üzerine çekilmiş. Elbette burada da sürekli nöbet tutan askerler mevcut.

Kapıdan geçtiğiniz zaman Parque Independencia’ya girmiş oluyorsunuz. Parkın içinde deAltar de la Patria görülebilecek yerlerden biri.

Altar de la Patria (Parque Independencia)

Bağımsızlık Parkı’nın içindeki bu anıt, Dominik Cumhuriyeti’nin 3 ulusal kahramanı Juan Pablo DuarteFrancisco del Rosario Sanchez ve Ramon Matias Mella’nın mozolelerini barındırıyor.

Gördüğümüz kadarıyla Dominikliler de anıtı ziyarete gelerek bu şahsiyetlere olan saygılarını göstermeyi ihmal etmiyorlardı.

Convento de la Orden de los Predicadores (Padre Billini)

Burası da teknik olarak başka bir ilk, Yeni Dünya’da kurulan Dominik’e bağlı ilk manastır olma özelliğini taşıyor. Aynı zamanda İspanyollar’ın yerli halka yaptığı zulümleri ilk defa eleştiren ve bunları yazılı olarak aktaran Peder Bartolome de las Casas’ın yazımlarını yaptığı yer.

Tonozun üstünde yer alan, üzerinde mitolojik ve astrolojik semboller olan zodyak tekerleği dikkate değer.

Ön cephenin baktığı açıklığın diğer tarafındaki küçük şapel ise Capilla de la Tercera Orden Dominica. Bu şirin şapel Santo Domingo başpiskoposunun ofisi olarak kullanılıyor.

Parque Duarte (Padre Billini)

Yukarıda bahsi geçen kilisenin hemen yanındaki bu park gündüz oldukça sıradan görünebilir. Buranın asıl özelliğini gece gelirseniz göreceksiniz. Açık havada içki eşliğinde sohbet eden onlarca genç parkı buluşma noktası haline getirmişler. Bu yüzden manzara İstanbul Tünel Meydanı’nı hatırlattı. Ama meydandaki büfeci bizdekilerden çok daha teçhizatlı. İçkinin yanında köpük bardaklar ve bolca buz veriyor.

Ortamın enerjisi bizi de kendine çekti ve bir akşam etraftaki muhabbetleri anlamasak da biz de büfeden aldığımız içkilerle burada takıldık. Cuba Libre’nin Dominik versiyonu olan Santo Libre (kola-rom yerine gazoz-rom) eşliğinde keyifli bir akşam geçirdik.

Malecon

Santo Domingo’nun sahil yolu her Pazar trafiğe kapatılıyor ve takılmaya gelen yerel halk tarafından dolduruluyor. Sahil boyunca otel, restoran ve zaman zaman parklar var. Ancak özellikle gece geç saatlerde ıssız olan bölümlerinden sakınmanız faydalı olacaktır.

Etkinlikler

Chu Chu Colonial Treni (El Conde, 60)

Parque Colon’un köşesinden kalkan bu gezi treni ile Santo Domingo’nun tarihi bölgesini 45 dakika içinde değişik dillerdeki anlatım eşliğinde gezebilirsiniz. Yürüyerek gezecek olsanız dahi, önce bu trene binerseniz hem bölgeyi kafanızda şekillendirebilir, hem de ilginizi çekmeyeceğini düşündüğünüz yerleri baştan eleyebilirsiniz.

Chu Chu Colonial, sabah 9’dan akşam 16’ya kadar çalışıyor. Toplam gezi 45 dakika sürüyor. Güncel tarifeler için internet sitesini ziyaret edin. Ücret yetişkinler için 12 US$, çocuklar için 7 US$.

 

Yeme – İçme

Mekanlardan bahsetmeden önce Dominik’teki fiyatlandırmadan bahsetmek istiyorum. Her türlü yemek ve içki %16 vergiye tabi. Bunun üzerine de otomatik eklenen %10 servis ücreti ile mönüde gördüğünüzden toplam %26 daha fazla hesap ödeyeceğinizi hatırlamanızda fayda var.

Bunun dışında Dominikliler’in habichuela dedikleri fasulyeyi bizim gibi pilav üstü yediklerini görünce şaşırmayın sakın. Klasik Dominik mutfağı damak tadı olarak bize oldukça uygun.

Cafe El Conde (El Conde ve Arzobispo Merino köşesi)

Parque Colon’un köşesindeki bu mekan son derece işlek bir konumda bulunuyor. Dolayısıyla günün her saati kalabalık ve turistler kadar halk arasında da gözde. Yemeklerini denemedik ama tarihi bölgedeki gezinti aralarında meydan civarını keserken serinletici bir şeyler içmek için birebir. Yerel President birasını tavsiye ederim.

Segafredo Zanetti Espresso (El Conde, 54)

Canınız güzel bir kahve isterse en bol çeşidi burada bulabilirsiniz. Trafiğe kapalı sokaktaki masalarda özellikle akşamları yer bulmak zorlaşıyor. İç mekan dekorasyonu da güzel. Etrafında da bolca başka bar ve kafeler var.

Paco Cafe (El Conde, 516)

El Conde’nin sonunda Puerta Del Conde’nin hemen karşı köşesindeki bu kafe-restoranda oldukça güzel yemekler bulabilirsiniz. Tarz olarak Taksim İstiklal Caddesi’ndeki büfe-restoran karışımı mekanları andırıyor.

Burada tavuk, pilav, salata, limonata ve dürüm yedik. Yemekler lezzetli, servis biraz yavaştı. Hesap 1300 RD$. Gezi rotasından ayrılmadan doymak için güzel bir seçim.

Hard Rock Cafe (El Conde, 103)

Genelde gezilerimiz esnasında yabancı zincirlerdense yerel markaları tercih etmeye çalışsak da, ilk akşam geç saatte bastıran açlıkla Parque Colon’un yanında karşımıza çıkan Hard Rock Cafe’ye direnemedik. Yemeklerden, ortamdan ve servisten bahsetmeme gerek yok sanırım. İki kişilik akşam yemeği 1800 RD$.

Meson D’Bari (Hostos ve Salome Urena köşesi)

Koloni döneminden kalma eski bir evde hizmet veren bu restoran, duvarlarındaki yerel sanatçıların tabloları ve hoş dekorasyonu ile dikkat çekiyor. Mönüde hem Dominik, hem de uluslararası mutfaklardan örnekler mevcut.

Akşam yemeği için gittiğimiz restoranda, Dominik’e has Creole soslu balık ve yengeç yedik. Creole sos, içinde domates, soğan, sarmısak ve birçok baharat bulunan bir sos. Kendi başına çok hoş olsa da, bana göre yediğim balıkla pek uyumlu olmamıştı. Yengeç iyidi. 2 kadeh şarapla beraber hesap 1800 RD$. Şık bir akşam yemeği yemek için tercih edebilirsiniz.

Meson de Luis (Hostos, 201)

Öğle ya da akşam yemeği için ucuz, gösterişsiz ve salaş bir restoran arıyorsanız işte tam aradığınız yer. Dominik mutfağını ve zaman zaman da müziğini tecrübe edebileceğiniz mekan kare örtülü basit masalara ve bir şeyler içebileceğiniz küçük bir bara sahip.

Biz kalamarlı spagettiyle beraber bira içtik. 2 kişi için hesap 1100 RD$. Fiyat uygun ancak lezzet orta.

El Agave (Arzobispo Merino, 115)

Canınız Meksika havası çekerse buraya uğrayın derim. Bir de akşam gelirseniz aynı zamanda gece kulübü olan mekan oldukça hareketli olabilir. Biz civardan geçerken canımız değişik bir şeyler yemek istedi ve aradığımızı burada bulduk.

Nachos ve Margarita’lar eşliğinde bir keyif yaptık. Hesabı sayısal olarak hatırlamasam da normal bir miktar olduğunu anımsıyorum.

D’Luis Parillada (Paseo Presidente Billini/ Av. George Washington, 25)

Sanırım Dominik’de yediğimiz en iyi yemek buradaydı. Son akşamımızda güzel bir tavsiyede bulunmasını istediğimiz otel müdürü sayesinde keşfettik burayı. Malecon üzerinde denize nazır mekanın üstü dev hasır bir çatıyla örtülü ancak açıktaki bölümlerden deniz havasını içinize çekebiliyorsunuz. Son derece büyük olmasına rağmen vızır vızır çalışan garsonlar hemen yetişiyor. Çeşit olarak da çok zengin bir mönü var.

Önden herkese ikram ettikleri çorbada domuz bulunduğunu hatırlatmakta fayda var. Ancak kokusu oldukça güzeldi. Ardından yediğimiz etler ve beraberinde getirdikleri soğan turşusu çok hoşumuza gitti. Oldukça keyifli ve lezzetli yemeğe rağmen oldukça makul bir hesap ödeyerek mekandan ayrıldık. Mutlaka gidin derim.

 

Eğlence

Atarazana 9 (Atarazana, 9)

Plaza Espana’ya bakan bu barda hem güzel yemekler, hem de bazı geceler canlı müzik bulabilirsiniz.

Parada 77 (Isabela la Catolica, 255)

İçinde ufak bir sahne olan bu bar, küçükve samimi bir mahalle barı gibi. Akşamları değişik programlar düzenleniyor. Eğer dans etmek istiyorsanız ortamın geç saatlerde ısındığını belirteyim.

Parque Duarte (Padre Billini)

Yukarı bahsettiğim gibi canınız açık havada içmek, anlamasanız da etraftaki gençlerin enerjisi ile canlanmak isterseniz parkın yanındaki büfeden içkinizi alıp gençlerin arasına karışın. Kim bilir belki yeni arkadaşlar edinirsiniz.

Alışveriş

Dominik Cumhuriyeti’ne has alınabilecek ilk akla gelenler puro, kakao ve mamajuana olabilir. Puroları tütün mağazalarında bulabilirsiniz. Sokak satıcılarından sakının. Biz aldığımız ballı purolardan çok memnun kaldık. Kakaoyu ise ya düzenlenen turlara katılıp ham haliyle ya da havalimanından toz halde alabilirsiniz. Toz kakaoyu evde sıcak sütle karıştırdığınızda inanılmaz bir tad oluyor.

Mamajuanaya gelecek olursak, daha önce de bahsettiğim gibi El Conde’de dolaşırken bazı işportacıların şeffaf paketlerin içinde veya şişelerin içinde odunsu bir şeyler sattıklarını görmüştük. Daha sonra su almaya girdiğimiz bir büfede de görünce ne olduğunu sorduk. Bize içinde bu odunsu parçaların olduğu bir şişeden içecek ikram ettiler. Tatlı bir şerbet, rom ve şarab tadının bileşimi olan şeyin adı mamajuana idi.

Tadı son derece güzel bu içkiyle ilgili daha fazla bilgi aldıktan sonra İstanbul’a dönüşte yapmak üzere bir paket almak farz oldu. Fotoğraflardan da görüldüğü gibi döndükten sonra biz de kendi mamajuanamızı yaptık. Tarif ise şu şekilde ; odunsu bitkiler bir şişeye doldurulur ve üzerine rom, kırmızı şarap ve bal eklenir. Yaklaşık bir hafta kadar bekledikten sonra içime hazırdır. Peki bunca ritüele ne gerek var? Alkolün etkisiyle içeriğindeki faydalı özleri salan odunsu bitkiler sayesinde, mamajuana içen kişiye sağlık açısından birçok fayda sağlıyor (o kadar çok saydılar ki), ayrıca cinsel gücü arttırdığına inanılıyor. Ancak öyle lıkır lıkır değil, azar azar içiliyor. Zaten her gün içiyor musunuz şeklindeki soruma yok canım dercesine bir kahkaha ile karşılık vermişlerdi.

Mercado Modelo (Av. Mella)

Zona Colonial’in kuzeyinde Çin Mahallesi’ne yakın  bu iki katlı eski pazar yerinde aradığınız herşeyi bulabilirsiniz. Fiyatlar elbette tipinize ve tahmini alım gücünüze bakan satıcıların insafına kalmış. Civardaki sokaklar çok tekin olmadığı için kıymetli takı ve pahalı eşyalarla gezmeyin.

Herhangi bir süpermarket

Herhangi bir süpermarkete gidip de ne görücez derseniz, enflasyonun ve gelir dağılımı adaletsizliğinin en yüksek olduğu ülkelerden birindeyseniz ilginç şeylerle karşılaşabilirsiniz. Mesela kocaman market arabalarını büyük bir keyifle doldurduktan sonra hiçbirini satın almadan çıkıp giden fakir insanları görebilirsiniz. Market kapısında bizim bankadakilerden bile cevval güvenlik görevlileri olması elbet bir göstergedir. Kakao üretmesine rağmen marketinde yerel üretim tek bir çikolata bile bulunmayan bir ülkede olduğunuzu fark edebilirsiniz. Kısaca marketler o ülkeyle ilgili çok şey anlatır.

Hazır fakirlikten ve parayla satın alınanlara özenmekten bahsetmişken birkaç başka örnek daha vereyim. Klimalı olmadığı halde sırf öyle zannedilsin diye bunaltıcı sıcakta camları kapalı gezenler ve cep telefonları bu derece yaygınlaşmadan önce oyuncak cep telefonları ile konuşuyormuş gibi yapanların olduğu bir ülke burası.

Bunca toplumsal mesajdan sonra bari alınacak birşey söyle diyenler için de Barcelo Romtavsiye ederim.

Zona Colonial Dışı

Görülecek

Barrio Chino

Elbette artık dünya üzerindeki neredeyse her şehirde bir Çin Mahallesi olsa da, burada da olduğunu yazmadan geçemeyeceğim. Fakat buradaki bazılarında olduğu gibi çakma değil, hakikatten bir sürü Çinli ile dolu. Gezerken gördüğümüz çok sayıdaki dükkan ve restoranda gerçekten Çinliler çalışıyordu.

Zona Colonial’in kuzeyindeki bu bölge çok nezih bir yer değil, gündüz sıkıntı olmaz fakat hava karardıktan sonra dikkatli olun. Mercado Modelo’ya ya da az sonra bahsedeceğim Boca Chica’ya gidecekseniz zaten buradan geçersiniz.

Faro a Colon

Bu yapı ilk olarak şehir merkezine giderken dikkatimizi çekmişti, fakat kitaptan okuyana kadar ne olduğunu anlamamız mümkün olmadı. Kolonileştirilmiş olmaktan asla şikayetçi olmayan Dominikli ve diğer Latin Amerikalı yöneticilerin ortak teşvikleri ile başlatılan bu projenin amacı 500. Yıldönümünde (1992) Kolomb’un Amerika’ya ayak basışının onurlandırılmasıymış. Ozama Nehri’nin doğusunda yer alan bu fenerin yapılması için 50000 gecekondu sakini evlerinden ve Dominik de yaklaşık 70 milyon US$’dan olmuş. Sonuç aydınlandığında civardaki elektriklerin kesilmesine sebep olacak kadar güçlü ve estetik açıdan tartışmalı bu yapı olmuş.

Aslında 10 katlı bina yüksekliğindeki yapı aldatıcı şeklinden ötürü uzaktan daha büyükmüş gibi görünüyor. Üzerinde topraklarında bir zamanlar yerlilerin yaşadığı ülkelerin isimleri bulunuyor. Biz gezdiğimiz sırada kapalı olan iç bölümde ise Kolomb’un olduğu iddia edilen kalıntılar ve keşifleriyle ilgili belgeler bulunuyor. Yolunuz düşerse uğrayın. Göremezseniz üzülmeyin derim.

Los Tres Ojos (Parque Mirador del Este)

Üç Göz anlamına gelen Los Tres Ojos, kireçtaşınının binlerce yıl içinde suyun erozyonuna uğramasıyla ortaya çıkan son derece etkileyici mağaralar, geçit ve göllerden oluşan bir alan.

Taino yerlilerinin kutsal kabul ettikleri mağaralar ve göller, gerçekten insanda ruhani duygular uyandıran son derece huzurlu bir yer. Üst kısımdaki kayalara açılan bir delikten merdivenlerle inmeye başladığınız ilk anda sizi hemen etkisi altına almaya başlıyor. Aşağıda yer alan göllere doğru indikçe, tabiatın ışık oyunları bizi kendine çağırıyor. Tepemizdeki dar oyuktan yaprakların el verdiği ölçüde sızabilen güneş ışıkları adeta özel efektmiş gibi bir etki yaratan yansımalara neden oluyor. Göldeki kaplumbağa ve yavrusu da bu manzaraya eşlik ediyor.

Diğer göle gidebilmek için ise içi su dolu bir mağaradan sal yardımı ile geçilebiliyor (elbette ücretli, 20 RD$). Karşı tarafa vardığınızda tavanı yarasalarla dolu bir galeriye varıyorsunuz. İlgi duyanlar el feneri getirebilirler. Burayı geçtikten sonra vardığımız göl ise bana Avatar filmindeki ortamları hatırlattı. Kenarları duvar gibi yükselen bitkilerle kaplı kayalıklar arasında durağan bir göl burası. İçinde balıklar yaşıyor. Etrafta başka birileri yoksa kenarda oturup hayallere dalabileceğiniz bir ortam.

Buraya ilk gelirken yarım saat ayırmıştık ama çıktığımızda bir buçuk saat geçirmiş ve sanki aceleye getirmiş gibi bir hisse kapılmıştık. Dolayısıyla eğer vaktiniz varsa buraya cömert davranın. Giriş kişi başı 100 RD$. Rehber isterseniz girişte yaka kartlarıyla bekleyen Dominikliler’le pazarlık yapabilirsiniz. Ulaşımı ise ancak taksiyle yapabilirsiniz. Bizim taksici geri dönüş için bizi bekledi.

Boca Chica

Santo Domingo’nun 30 km doğusunda yer alan bu sahil beldesi, eskiden zenginlerin yazlıklarının bulunduğu bir yermiş. 60’lar ve 90’lar arasındaki hızlı inşaat döneminde çok sayıda otele kavuşmuş, fakat daha sonra cazibesini yitirmiş. Günümüzde düşük kalite oteller, ucuzcu turistler ve seks turizmi sayesinde ayakta kalmaya çalışıyor. Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen beyaz kumlarla kaplı geniş plajı ve şehre yakın konumu nedeniyle hala yerel halk tarafından tercih ediliyor. Biz de şehirdeki kültür gezilerimiz arasında bir deniz kaçamağı yapma maksadıyla buraya geldik.


Boca Chica’ya ulaşım taksi ya da Dominikliler’in Gua Gua dediği dolmuş tarzındaki minibüslerle yapılıyor. Bizim tercih ettiğimiz gibi minibüsle gelecekseniz, Gua Gua terminali Çin Mahallesi’nin kuzeydoğusunda Calle Jose Marti üzerinde. Parque Enriquillo’yu geçtikten 2 blok sonra sağda göreceksiniz. Ekspres olanlara binin. Aksi takdirde adım başı durarak yolcu toplama  sırasında oldukça vakit kaybediliyor. Kişi başı 70 RD$.

Yolculuğumuz 45 dakika sürüyor. Son durak yok. Minibüs sahil şeridinin sonuna kadar gidip başka bir yoldan dönüyor. Sürücüye önceden nerede inmek istediğinizi bildirin. Güneşlenmek ve daha sakin bir ortam için en iyi yer orta bölümler. Batıda kalabalık, satıcılar ve çoluk çocuk daha fazla. Yine de bunlardan tamamen kaçmak imkansız. Biz oradayken Cumartesi olmasına yorabileceğimiz bir curcuna vardı.

Öte yandan etrafta hoplayıp zıplayan, akrobatik hareketler yapan çocuklar Dominikliler’in sporda neden başarılı olduğunu ispatlar gibiydiler. İşportadan aldığımız hindistan cevizi suyu eşliğinde güneşlendikten ve denize girdikten sonra akşamüstü dönüş yolunu tuttuk. Ekspres olmayan minibüsle 55 RD$’ya 1 saatte döndük.

Etkinlikler

Kakao Turu

Boş günümüzde yapabileceğimiz etkinlikleri araştırdığımızda, karşımıza ilk olarak kakao turu çıktı. Tam gün süren bu tur kapsamında başlıca kakao üreticilerinden Rizek Cacao’nun ülkenin kuzeyindeki plantasyonlarını ve tesislerini geziyor, daha sonra da kendi çikolatanızı yapıyorsunuz. Broşürlerde çok hoş görünse de sadece 2 kişi olduğumuz için 400 US$ gibi bir fiyat çıktı. Grup oluşturabilirseniz makul bir fiyata inebilir. Bilgi için domrep tours (Padre Billini, 405).

Doğa Turları

Dominik Cumhuriyeti’nin birçok doğal güzelliği olduğundan bahsetmiştim. Bunca güzellik olunca, katılabileceğiniz bir sürü doğa turu mevcut. Birçok şelale, mağara, göl, yağmur ormanı, plaj ve kuş gözlemi gibi seçenek var.

Tüm turlar arasında en çok katılmak istediklerimiz Los Haitises National ParkEl Limon ya da Damajagua Şelaleleri turları idi. Ancak yine grup oluşturamadığımız için fiyatlar oldukça yüksek oldu. Biz de en sonunda Samana şehrindeki bir tura ulaşarak El Limon Şelalesi için ayarlayabildik. Samana yazısında bu turdan bahsedeceğim.

Size tavsiyem böyle bir niyetiniz varsa önceden rezervasyon yaptırarak gruplara dahil olmanız. Gördüğümüz kadarıyla Santo Domingo’dan düzenlenen turlar önceden doluyor. Önerebileceğim operatörler ; explora ecotourecotour barahona ve domrep tours.

Ulaşım

Dominik’te toplu taşıma adına minibüs ve belediye otobüsü mevcut. Zona Colonial yürüyerek dolaşılabilecek kadar küçük. Minibüsler ve otobüsler daha ziyade civar semtlere ve şehir dışına çıkmak için kullanışlı. Zona Colonial içinden geçmiyorlar. Bunlara binmek için ilk duraklarını öğrenmek lazım. Taksiler sokaklarda gezinmiyor, bazı belli köşe başlarında müşteri bekliyorlar. Taksi tarifesi ucuz. Yine de uzak bir yere gidecekseniz ne kadar tutabileceğini sorun. Taksimetreyi nadiren kullanıyorlar.

Diğer şehirlere gitmek isterseniz, Caribe Tours otobüslerini tercih edebilirsiniz. Terminal, taksiyle Zona Colonial’e 15 dakika mesafede (150 RD$ tutuyor). Otelinizden rezervasyon yaptırabilirsiniz. Otobüslerde klimalar aşırı çalıştığı için yanınıza ek giyecek alın.

Tavsiye ve İzlenimler

Dominik Cumhuriyeti, tarih sahnesinde oynadığı rol açısından hakkında mutlaka okunup öğrenilmesi gereken bir yer. Nedeniyse basit ; Amerika halklarının acı dolu hikayesi burada başlamış ve buradan yayılmış. Sömürge tarihinin savurduğu halkların aynı kara parçası üzerinde buluşup, iki ayrı devlet haline gelip nasıl birbirlerine düşman olduklarını da öğrenmeden geçmemeli (Haiti ve Dominik Cumhuriyeti).

Gezimiz boyunca imkanlar ve ortam bakımından değerlendirdiğimizde, konaklamanın normal, yeme-içmenin ise pahalı olduğuna karar verdik. Dolayısıyla planlama aşamasında bütçenizin çoğunu dışarda harcayacağınızı hesaba katın.

Dominik’i bazı yönlerden Türkiye’ye benzer bulduk. Politikada yaşananlar, uzun dönem iktidarda kalan yöneticiler, yıllardır yılan hikayesine dönen metro ve altyapı çalışmaları, yüksek enflasyon, düşük alım gücü, adaletsiz gelir dağılımı, komşuyla yaşanan düşmanlık bize tanıdık kavramlar. Farklı olanlar ise futbol yerine beyzbol, rakı yerine rom, çay yerine kahve. Pilav üstü kuru ise tamamen aynı. Diyeceğim odur ki, tarihi ve kültürel özellikleri ve doğal güzellikleri Türkiye’de çok fazla bilinmese de (gerçi ismi lazım olmayan yarışma sayesinde adı duyulur hale geldi) Dominikliler’i kendinize yakın hissetmeniz için birçok sebep var. Yolunuz bir gün bu taraflara düşerse uğramadan geçmeyin.

***

Alper DAÇE

Santo Domingo

Dora Göksal Yollarda, Hangi Güney Hangi Doğu

Epeydir planladığım Güneydoğu Asya yolcuğu Kuala Lumpur’da başladı. Uçak biletimi ucuza getirmek için de yine orada bitecek. İtiraf etmeliyim ki, peşin hükümlerden ne kadar sıyrılmaya çabalarsanız çabalayın, yola çıkmadan önce nereden geldiği pek de kestirilemeyecek yargılar ediniyorsunuz. Hatta bazen geziye o yargılar sayesinde başlıyorsunuz. Onları kırmak da yoldaki yeni mücadeleniz oluveriyor.

Malezya’nın böyle bir ülke olduğunu tahmin etmemiştim. Şimdi buradaki birkaç günden sonra –başlığı da birkaç farklı eserden ödünç alarak- Asya’nın güney ve doğusunun aslında başka manalara geliyor olabileceğini düşünüyorum.

kuala-lumpur-2_635x412

Pasar Seni istasyonunun hemen yakınındaki bir hostele hava karardıktan hemen sonra varıyorum. Gezi rehberi ve internetteki ufak araştırmalardan sonra en masrafsız konumu seçmeye çalıştığımdan Çin Mahallesi’nin içinde, Çin’dekilere çok benzeyen bir baharatçının hemen yanındaki merdivenlerden yukarı çıkıp Wheelers Guest House’daki iki gecelik odama yerleşiyorum. Üç tane ranza, yerde yığılmış sırt çantaları ve yataklarda uyuklayan, klimanın serinliğiyle sersemlemiş diğer gezerler… klasik bir hostel manzarası. Soğuk bir duş ama hava o kadar nemli ve sıcak ki, su yüzüme vuruncaya kadar ısınıyor. Arkasından da derin bir uyku.

Kuala Lumpur’da ertesi sabah erken başlıyor. Caddenin karşısındaki Çin lokantasında fried noodles iyi bir kahvaltı ve neresinden bakarsanız bu geziye iyi bir başlangıç. Çin Mahallesi Jalan Pateling’te tezgahlar tek tük açılmaya başlamış. Bugün için tek planım artık bakmaktan neredeyse ezberlediğim şehirde yürümek, yorulup bir yerde oturmaya ikna oluncaya kadar. Jin Tun Tan Cheng Lok’tan (aynı isimde bir başka caddenin Hong Kong’ta da olduğuna bahse girebilirim) Masjid Jamek’e kadar zigzaglar çizerek ilerliyorum. Fotoğraf çekiyorum, bazen de Çince konuştuklarını duyduğum iki esnafın muhabbetine dahil oluyorum. Çin’de olduğu gibi ilk soru Çin’de ne kadar kaldığım ve orada Çince öğrenmek için bulunup bulunmadığım üzerine. Cevap uzun sürünce muhabbet koyulaşıyor. Mandarin’i bu kadar iyi konuştuklarına şaşıyorum çünkü hiçbiri Çin’de doğup büyümemiş.

Yanık soya yağı kokuları sokağın sonunda kesiliyor, Masjid Little India’nın olduğu Jin Masjid India’ya giriyorum. Bu defa köri kokuları ve uzun tiz Çince seslerin yerine melodik Hindistan tınıları. Burada yiyecek tezgahları açık ama dükkanlar henüz siftah yapmış gibi. Eski Delhi’deki sari tezgahlarının aynıları var bu sokakta. Belki de tek fark sizi adete kovalayıpp bir şeyler satmaya çalışan Hintlilerin olmayışı. Ama her an birileri arkamdan ansızın çıkıp “You need hashish? Sir, let’s go to my coffee shop!” diyecekler diye bekliyorum.

Sıcak bastırıyor, ben de uzun uçak yolculuğumun yorgunluğunu henüz atmadığımın farkındayım. Akşam üzeri geri dönmek üzere Sungai Gombak Nehri’ni gördüğüm sokak arasından sapıyorum. Kısa bir yürüyüşten sonra karşımda büyükçe bir Malezya bayrağı dalganıyor. Merdaka (Bağımsızlık) Meydanı’ndayım. Burası Malezya’nın 31 Ağustos 1957’de bağımsızlığa kavuştuğu meydan. Öğle ortası öyle pek şanlı gözükmüyor ama bu ülke halklarına ne çok şey ifade ettiği aşikar. Yolun devamında bembeyaz bir bina, uzaktan ne olduğu tam anlaşılmıyor. İngilizlerin inşa ettiği, Kuala Lumpur’un eski tren garı. Şimdi yalnızca KL Sentral kullanılıyor. Ama tren garı eskise de İngilizlerin geride dillerini bıraktıkları besbelli.

Akşamüzeri sıcaklığın ve nemin biraz olsun etkisini yitireceğime dair inancım tam. Öyle olmasa da, hava belli belirsiz açıp kapattığından güzel fotoğraf çekmek için günün son ışığını kaçırmamak için bir saatlik siesta uykusuna dalıyorum. Uyandığımda çok daha dincim ve artık daha uzağa da gitmeye kararlıyım.

Gezi rehberleri genel fikirler, kalacak yerlere dair gerçekçi tavsiyeler  vermek için ideal ama ulaşım konusunda genellikle çok karamsar oluyorlar. Yürüyerek asla gidemeyeceğimi söyledikleri mesafeler bu yüzden hep denemeye değiyor. Çok da uzun sürmeyen yürüyüşümün sonunda yeni şehrin merkezi KLCC(Kuala Lumpur City Center)’ye varıyorum. Modern Malezya’nın simgesi Petronas Kuleleri ve Kuala Lumpur Kulesi yürüyüş boyunca karşımda. Yeni bir şehirde yolumu daima gözüme çarpan yüksek bir binayı merkez alarak buluyorum. Mesela Ankara’ya ilk geldiğim haftasonu Kızılay’dan Ulus ya da Atakule’ye doğru yaptığım uzun yürüyüşlerde (evet, Ankara’da böyle şeyler yapılabiliyor) yapımı bir türlü bitmek bilmeyen Ziraat Bankası’nın meydandaki binasına göre yönümü belirliyordum. Kuala Lumpur’da da yön algımı diri tutmak, bir sokağa döndükten sonra yeniden istediğim istikamete geri dönebilmek için seçtiğim yapı Maybank binası. Ama yol uzadıkça Maybank ortadan kayboluyor. Sonunda sadece Petronas Kuleleri’ni izlemeye başlıyorum. Malezya’da yapılacak onca şeyin arasında sürekli en üst sıralarda alışveriş sayılıyor. Ben de kulelerin hemen yanındaki Suria KLCC alışveriş merkezine dalıyorum hem sıcaktan bunaldığım hem de kalabalığı takip ettiğim için. İçeride bana hitap eden pek bir şey yok ama ısrarla üst katlara çıkıp Kinokuniya’yı buluyorum. Büyükçe bir kitapçı, sadece birinci el kitaplar satıyor ama İngilizce kitaplar yoğunlukta. Ucuz değil ama yabancı yayınların, bilhassa referans kitapların Türkiye’de ne kadar pahalı olduğunu söylemeye gerek yok. Gezi bölümünden Burma gezi rehberimi alıyorum. Dediğim gibi gezi kitaplarına inanmamalı ama onlarsız da kalmamalı.

Artık geri dönüş vakti geldiğinde KLCC Parkı’nı, Mandarin Oriental ve Traders Kuala Lumpur Otellerini geçip kalabalığı takip ediyorum. Gün boyunca sessiz olan sokaklar bu defa insanlarla dolup taşıyor. Yabancıların sayısı bir hayli fazla. Kaldırımların beni ilk getirdiği yer Pavilion KL alışveriş merkezi, neredeyse bütün şehir burada. Ben koşarak uzaklaşıyorum, bir ülkede bir alışveriş merkezi gezmek, üstelik bunu ikinci günde yapmak, üstüne üstlük bir kitabı dahi buradan almak yeter. Modern Kuala Lumpur’un modern yüksek binaları yavaşça yerini izbe lokanlatalara, ışıl ışıl caddeleri loş sokak aralarına bırakıyor. Sonunda yeniden Maybank binasını görüyorum. Jin Pudu’dan tekrar Çin Mahallesi’ne yöneliyorum. Daha usturuplu bir kalabalık da burada. Usturuplu çünkü buradakiler devamlı bir yerlere yetişmeye çalışır görünmüyor. Caddeler çok daha yavaş akıyor, parlak ışıklar sizi de koşturarak yürümeye çağırmıyor. Sonunda koca günü devirmek için başka bir Çin lokantasına (çoğu dışarıda kurulu masalardan oluşan bir sokak restoranından söz ediyorum) oturup bir bira eşliğinde sokağı izliyorum. Yanımda yemek yiyen iki Alman gezerle gelişigüzel bir sohbete başlıyorum, biralar bitiyor ve sokağa geri dönüyorum.

Sonraki sabah da bir önceki gibi erkenden başlıyor. Bu kez telaşım Georgetown’a bilet bulabilmek için. Otobüs 15RM daha ucuz ve yaklaşık 5 saat daha erken vardığından trenle yolculuk planlarımı tersine çeviriyor. Puduraya Otobüs Terminali’nde rastgele bir firmanın önünde durup biletimi alıyorum. Geri dönüp Ancasa Otel’i geçtikten sonraki tezgahlarda kısa süren bir kahvaltıdan sonra da hosteldeki eşyalarımı toplayıp otobüse biniyorum. Üç dakikalık bir gecikmeyle 11.03’te tekerler dönüyor. İstikamet İngiltere’nin Güneydoğu Asya’daki ilk kolonisi Georgetown’a gitmek üzere Butterworth. İsimler durumu açıklıyor.

Malezya belli ki sadece Asya’nın güneydoğusunda olduğu için ya da Çin’in güneyi ve Hindistan’ın doğusunda yer aldığı için Güneydoğu Asya’nın kaplanlarından biri değil.

 

Pratik bilgiler:

1RM(Ringit) 0.56TL ediyor.

Wheelers Guest House’da 6 kişilik klimalı bir dormda tek kişilik yatak, 15RM.

Bir şişe küçük su, 1.20RM.

Çin Mahallesi’nde 2 şişe Tiger Birası, 30RM.

KL Sentral istasyonundan Pasar Seni’ye LRT (Hafif raylı sistem) ile yolculuk, 1RM.

Kuala Lumpur-Butterworth otobüs bileti, 31.20RM ve 4 buçuk saat.

Bütün şehri yürüyerek gezmek, bir gün ve bedava.

***

Dora Göksal

http://yoldatekbasina.com

http://twitter.com/YoldaTekBasina

tr_TRTürkçe
en_USEnglish tr_TRTürkçe