Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Yazdır

Yayınlanan:

İspanya Endülüs’ten Başlıyor

Sizin için İspanya nereden başlıyor? Barselona’dan mı, yoksa Madrid’den mi? Benim için her ikisi de değil. Benim için İspanya güneyden, Endülüs’ten başlıyor.

plaza_de_espana_ispanya_meydani_sevilla_endulus_img_5191

Barselona ve Madrid, İspanya’nın turizme açılan kapıları. Ülkeyi ilk kez ziyaret eden birçok gezgin, keşfe bu iki kentten başlıyor. Ancak bu kentler, renkli İber yarımadası tarihinde sadece son birkaç yüzyılın önemli oyuncularından. İspanya’nın, hatta belki de Avrupa’nın en büyük kültürel zenginliklerinden biri Endülüs’te. Benim için İspanya neden Endülüs’ten başlıyor, sanırım ilk olarak bunu açıklamam gerek.

Avrupa’nın Afrika’ya en yakın noktası olan Endülüs, tarih boyunca iki kıta arasında bir köprü görevini üstlenmiş. Verimli toprakları ve konumu sayesinde farklı kültürler Endülüs’te buluşmuş. Bu topraklarda medeniyetin tohumları, Akdeniz’in diğer ucundan kalkıp gelen Fenikeliler ve Grekler tarafından atılmış. Avrupalı kavimler, İspanyollar ve İslam medeniyeti bu topraklarda yaşamış.  Romanlar ve Yahudiler bu topraklardan geçmiş. En sonunda da hepsi kendinden bir şey bırakmış. Kâğıt üstünde birbirinden çok uzak duran coğrafyalar, kültürler bu topraklarda birbirine karışmış. Bugünkü İspanyol kültürü diye adlandırdığımız kavrama ait birçok özelliğin ilk tohumları da bu topraklarda atılmış. İşte bu sebeplerden dolayı, İspanya benim için Endülüs’te başlıyor.

Granada, dünyanın merkezi

Çalışan biri olarak, Endülüs gezmek için kısıtlı zamanım var. Gönül isterdi ki Endülüs’te bir ayımı geçirebileyim. Ancak sadece birkaç günde bu toprakları keşfetmem lazım.

İstanbul’dan Barcelona’ya yaptığım uçuş ardından Endülüs’teki ilk durağım Granada.  Kente Barcelona’dan otobüsle ulaşıyorum. Granada, Endülüs’teki İslam varlığının en önemli merkezlerinden biri. Alhambra sarayının gölgesindeki kent, Endülüs’teki İslam egemenliği boyunca Endülüs’ün ve Avrupa’nın en önemli bilim merkezlerinden biri olmuş. Endülüs sokaklarında gezerken, kentin bugünkü görüntüsüne aldanmamak gerekiyor. Bugün, orta büyüklükteki bir kent olan Granada, zamanında Avrupa’nın en büyük kentlerinden biriymiş.

Otelime yerleşip kısa bir duş aldıktan sonra kendimi sokağa atıyorum. Ben Endülüs’ü yaz vakti ziyaret ediyorum. Hava çok sıcak. Bu yüzden en iyisi, Endülüs’e sonbahar ya da ilkbaharda gelmek.

Bir otobüse atlayıp meşhur Alhambra sarayına gidiyorum. Alhambra, Granada’da görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. 1238 yılında yapılan saray, bahçeleri ve havuzlarıyla beni oldukça etkiliyor. Suya hasret bir medeniyet olan Arapların suyla olan ilişkisini, suya olan saygılarını bu havuzlarda görmek bende oldukça farklı bir his uyandırıyor.

Sarayın bir köşesinde oturup elimdeki notlara bakıyorum. Alhambra sarayı sadece Endülüs’ün değil, dünyanın kaderini etkileyen yapılardan biri. Maceracı deniz adamı Christopher Columbus, İspanya kraliçesi Isabelle’i batıya doğru olan seyahati için burada ikna etmiş. Ayrıca bu seyahat, Isabelle tarafından, Alhambra sarayında ele geçirilen hazineyle finanse edilmiş. Bu sarayın zenginlikleri, koca bir kıtanın bulunmasını sağlamış.

Sevilla’da Flamenko

Flamenko’nun kökeninin Sevilla olduğu söylenir. Endülüs’ün kültürel karmaşası Flamenko’da müziğe ve dansa dönüşür. Müziğe meraklı biri olarak, hayranlık duyduğum bu kültürün merkezine doğru yola çıkıyorum. İkinci durağım Sevilla.

İlk olarak Sevilla katedralini ziyaret ediyorum. “La Giralda” adı verilen, aslında bir minare olan oldukça etkileyici bir kulenin gölgesinde, bir zamanlar bu yapının bir cami olduğu aklıma geliyor. Sevilla’dan geri çekilmek zorunda kalan Müslümanlar, geride bıraktıkları bu camiyi unutamamışlar. Bir benzerini Fas’ta, Marakeş’te inşa etmişler.

Gün batıyor, yavaş yavaş karnım acıkıyor. Buralara kadar gelmişken tapas yememek, sangria içmemek olmaz. Turist kalabalıklarından kendimi kurtarıp Sevillalıların takıldığı bir tapas barı buluyorum. Masayı küçük porsiyonlarda çeşit çeşit tapasla donatıyorum. Bir de yanına buz gibi sangria. Keyfime diyecek yok.

Bu ziyafetten sonra keyfim yerinde. Mideme yaptığım bu iyilikten sonra, şimdi sırada kulaklarıma bir güzellik yapmak var. Şimdi Flamenko zamanı.

Gitar, dans, acıklı fakat tutkulu şarkılar. Kadınların ve erkeklerin topuklarından çıkan kışkırtıcı sesler. Zaman zaman tutkuyla galeyana gelen bir kalabalık. Tam olması gerektiği gibi.

Guadalquivir kıyısında Cordoba

Üçüncü durağım Guadalquivir  kıyısındaki Cordoba. Bence Cordoba, Endülüs’ün en güzel kenti. Eski kent duvarının içinde daracık sokaklar, zaman içinde bir yolculuk yapmamı sağlıyor. Her taraf turist dolu. Ama Cordoba, o kadar büyüleyici bir atmosfere sahip ki, bu turistlerin farkına bile varmıyorum.

Eski kentin surları içinde bir otel bulup yerleşiyorum. Kentin sokaklarında bir süre dolaştıktan sonra kentte en çok görmek istediğim yapıya ulaşıyorum: La Mezquita

Cordoba’nın ise en özel yapısı şüphesiz ki La Mezquita ya da diğer adıyla Kurtuba Camii. La Mezquita, camiden katedrale dönüştürülmüş bir yapı.

La Mezquita’nın camiden katedrale dönüşmesi; İslam’ın Hıristiyanlık karşısında aldığı en büyük yaralardan biri. Aklıma, İstanbul’u alan Fatih Sultan Mehmed’in, Aya Sofya önünde dururken Kurtuba Camii’ni düşünme ihtimali geliyor. Bu fetihle İslam, Hıristiyanlıkla durumu bir nevi egale etmiş oluyor.

Madrid’den eve dönme zamanı geliyor. Farklı bir dünyada olmanın güzelliğiyle ruhum dinleniyor. Eğer siz de Barselona ve Madrid’in ötesinde, daha derin bir İspanya arıyorsanız, Endülüs’ü ziyaret edin derim. Zengin kültürüyle Endülüs’te, çok şey bulacaksınız.

Kaynak: Bavul.com

             

Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Gokhan ERDOGAN tarafından yazılmıştır

Çok Gezen Çok Tozan, Az Biraz Deli, Biraz da Yazan Çizen, Ucundan Web Tasarımcısı, Çılgın bi Proje Canavarı, Aa Unutmadan Az Buçuk da Fotoğrafçı.

2279 posts

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir