Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Yazdır

Yayınlanan:

Ho Chi Minh Kenti’nden Bambaşka Bir Tecrübe

Dora Göksal, Uzak Rota sponsorluğunda Asya Turuna Devam Ediyor. Dora Göksal’a sorularınızı twitter.com/yoldatekbasina twitter adresinden sorabilirsiniz.

Gezerken yazmak bence öyle kolay iş değildir. Ya da en azından ben, yazarken oldukça zorlanıyorum. Bunu Türkçe yapan bir avuç insanın bloglarını okumak, İngilizce muadillerime göz gezdirmek, zaten pek de okumayı sevmeyen bir ülkenin diliyle yeni bir şeyler ortaya koyup onu sonuna kadar okutmak gibi sorunları kendimce safdışı bırakıp elle tutulur, gerçekten gezdiğime değecek bir şeyler ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Bir de bunu gezmeye ayırdığımdan arta kalan zamanda yapmaya uğraşıyorum. Adını koyalım, nitelikli bir üretimin peşindeyim. Zaten gezme eyleminin bir üretim işi olduğu savıyla yola çıkıyorum.

Ho-Chi-Minh-2_635x412

Uzatmayalım. Bu defa hiçbir gezi rehberinde ve blogunda olmayan, gerçek bir günün hikayesini anlatacağım.

Saygon Şehri

Vietnam’ın tarihine sadece Hollywood filmleri sayesinde bile aşikar olsanız, birçoğunuz yalnızca Full Metal Jacket ve Apocalypse Now’ı izleyerek bile bu ülkeyi kendi gözlerinizle görmek istemişsinizdir. Belki de hayır. Ama asıl anlatmak istediğim Saygon’un Asya Kaplanlarından çok daha önce batı dünyasına tanıtıldığı gerçeği. Güney Vietnam’ın başkenti ve Amerikan ordularının neredeyse 30 yıl boyunca aralıksız kullandıkları ordugahı. Üstünden Fransız kolonistlerinin, Birleşik Devletler tümenlerinin, Việt Cộng gerillalarının geçtiği tam bir 20. Yüzyıl abidesi.

Doğu Asya’da ne zaman “adı büyük” bir şehre gitsem, oraya birkaç onyıl evvel gelmiş olmayı diliyorum. Çünkü genelde karşıma çıkan görmeyi beklediğim nevi şahsına münhasır kentler Türkiye’de ya da dünyanın birçok farklı memleketinde gözümüze çarpan tabelalarla bezenmiş oluyor.

Ho Chi Minh, adının hakkını veremeyerek, Bangkok’un bölgesel merkez oluşturduğu Güneydoğu Asya’da onu sadece bir adım geriden takip ediyor. Devrimler eski düzenin kalıntılarını barındırır. Ho Chi Minh tren istasyonunda hala Saygon yazıyor, SWar Remnants Museum(Savaş Kalıntıları Müzesi)’un etrafındaki lokantalarda fiyatlar Birleşik Devletler Doları ile listeleniyor, devrimci Cu Chi halkının kendi çabasıyla kazıp ABD ordularına karşı yerinaltından 25 yıllık bir gerilla savaşı verdiği 200 kilometrelik tünellerin girişinde serinlemek için Coca Cola’lar tüketiliyor.

Belki naif gelebilir ama uluslarası kapitalist ambargonun 1996 yılında kalktığı bir ülkenin global kapitalizme bu kadarı hızlı ayak uydurmuş olabileceğini beklemiyordum.

Cu Chi’de Sabah

Birkaç gündür, Phnom Pehn’den beri birlikte seyahat ettiğimiz Jonas’la şehrin sokaklarını turluyoruz. Savaş Kalıntıları Müzesi’ni gezip müze ve sokakların birbirinden ne kadar farklı olduğu karşısında hayrete düşüyoruz. Okuyup izlediğimiz Vietnam’dan bir şeyler görme isteğimiz sürekli kabarıyor. En sonunda kendimizi Pham Ngu Lao Caddesi civarında bir tur acentasında Cu Chi Tünelleri’ne iki kişilik rezervasyon yaptırırken buluyoruz. Vietnam’a dair en sevmediğim şey bu sanırım. Yalnız başına gezme olanaklarının olabildiğince kısıtlanıp birçok şeyin sadece turlar vasıtasıyla yapılması. Yarım günlük rehberli bir tur için 5-6USD verip sabah 8’de tamamı batılı turistlerden oluşan bir tur otobüsüyle yola çıkıyoruz.

Rehberimiz 62 yaşında bir savaş gazisi. Ama durum bilmediğiniz gibi. Mr. Bean’in babası Filipinler’den, annesi ise Vietnamlı. Kendisi dört dil konuşuyor ve sosyalist Vietnam’a karşı 4 yıl boyunca ABD ordusunda savaşmış. Biz Kuzey Vietnam’ın gözünden, yani savaşı kendi ülkelerimizde çok da görmediğimiz bir bakış açısından görmeye çalışırken, Mr. Bean bize 2 saatlik yolculuk boyunca John Kerry’le cephede nasıl birlikte çarpıştığını; komutanının, beraberindeki askerleri “komünist” bir pusudan sağ çıkarması karşısında onu nasıl kutladığını ve hatta Tet Saldırısı öncesinde Proud Mary’yi karargahta nasıl hep bir ağızdan söylediklerini anlatıyor. Tabi anlattığı hikayeler yıllar içinde “güzelleşen” cinsten. Yukarıda saydığım hikayeler ve tarihleri ile ilgili ufak bir araştırma yapmak durumu açıklıyor.

Girişte biletlerimizi alırken Mr. Bean’ın grubundan sinsice sıyrılıp başka bir grubun peşine takılıyoruz. Önce kısa bir video izleyip durumun vahametini anlamaya çalışıyoruz. Cu Chi Tünelleri, aynı adlı kasabada yaşayan devrimci halkın 5 yılda kazıp 25 yıl boyunca Saygon’undaki işgalci orduların ensesinin dibinde yeraltında sürdürdükleri akılalmaz mücadelenin temsili. 4 seviye olarak kazılmış ve sık ormanların içinde “What makes the grass grow/Blood blood blood/What do we do for living/Kill kill kill” naraları atan askerlere kabuslar yaşatmış. 20 metre uzunluğundaki en geniş 1. Seviye bölümlerinden birine biz de giriyoruz. Klostrofobim olmasa bile birkaç dakika içinde kendimi kanter dışarı atmaya çalışırken, bir halkın burada yıllarını nasıl geçirdiğini sorguluyorum.

Dışarı çıktığımızda aklımızda binbir türlü soru var. Ama sorulara vakit yok, otobüs geliyor ve geldiğimiz hızla otobüse bindiğimiz barlar sokağında alıyoruz soluğu.

Saygon’da Öğleden Sonrası

Birçokları için gezdiğimiz tüneller gezi rehberlerinde tik atılacak bölümlerden öteye gidemiyor ama biz önce Kamboçya’daki “ideolojik soykırım”ı ardından da bu şehri gördüğümüzden, sürekli yeni sorularla cebelleşiyoruz. Yine de şehirde en azından motorsiklet kalabalığının hızına yetişmek şart.

Bugünkü planlarımız yoğun. Akşam yemeği için couchsurfing buluşmasına gideceğiz. Birkaç gün sonra ilk defa gerçek Vietnam’a dair bir fikir edinebileceğimiz için heyacanlıyız. Çünkü katılacağını söyleyen insanlardan bir kısmı bu şehirde yaşıyor, Vietnamlı.

Notre Dame Katedrali’nin önünde buluşup tanışıyoruz. Kimimiz bir yıldır, kimimiz birkaç aydır, birkaç haftadır yoldayız. Annie bizim için bütün gecenin planını yapmış. Vietnamlı ve Ho Chi Minh’de ABD menşeili bir reklam şirketinde çalışıyor. Önce District 3’deki bir yerel restorana gidiyoruz. Yemekler hem turist bölgesinde yediğimizden daha ucuz hem de oradakilerden daha lezzetli. Yemek boyunca Anna, Avustralya’da geçirdiği 11 ay boyunca ne kadar değiştiğini anlatıyor. Katka, Laos’ta yaşadığı içkisine ilaç konulma olaylarından bahsediyor, Jonas ve ben Mr. Bean’ı şirazesi “biraz” kaçmış rehberliğinden sözediyoruz. Herkes mutlu, karınlar doyunca da kalkıyoruz.

Burası işlerin sarpa saracağı bölüm. Yemekten kalktıktan sonra Annie bizi çalıştığı şirketin de davetli olduğu, bu alanda çalışanların katılacağı bir partiye davet ediyor. Bu tarz işlerden pek anlamasam(sevmesem) da topluluğa uyup taksiye atlıyoruz.

Geldiğimiz yerde bohem bir hava var. Nereli olduğunu bir türlü kestiremediğimiz, geceye nasıl oldu da burada devam ettiğini anlayamadığımız son derece mutlu insanlar sahnede Singapurlu bir grubun çaldığı 70’ler, 80’lerden rock şarkılarına eşlik ediyor. Sürekli içki servis ediliyor, daha birbirimizi birkaç saat önce tanımışken bambaşka yeni insanlarla tanışıyoruz. Bir an olsun Vietnam’da olduğumu unutuyorum. Jonas yaklaşıp “Şu anda Ho Chi Minh çok üzgün olmalı” diyor.

Ortamın hengamesi beni boğuyor. Bir haftadır gördüğüm onca şeyin altında eziliyorum. Gece de şehirdeki yasaklara boyun eğip bir olmadan bitiyor. İnsanlar mutlu mesut dağılıyor. Kapıya çıkıp fotoğraf çekiliyoruz. Tam artık dağılacağız, diye düşünürken Tahm kusmaya başlıyor. Yarım saat geçiyor, bu defa da kısa süreli baygınlık geçiriyor. Gece boyunca etrafı izlerken, kimin neler içtiğinin farkına varmamışız. Ne yapsak kar etmiyor, onu taksiye karga tulumba bindirip hastaneye götürüyoruz.

Ortada doktor yok. Kimse bizimle ilgilenmiyor. Sonunda birileri gelip ne olduğunu soruyor. Durumu izah ediyoruz. Serum veriliyor, kapıya çıkıp beklemeye başlıyoruz. Bu sırada bir taksiyle kanlar içinde iki adam geliyor. Onları içeri taşıyoruz, zira bunu bizden başka yapacak pek kimse yok. Tuvalete gitmek için hastanenin koridorlarında dolaşırken karşıma bir sıçan çıkıyor. Biraz sonra tuvaleti buluyorum, orada da böceklerle karşılaşıyorum. Dönünce bir başka yaralı adam motorsikletin arkasında kapıya geliyor. Annie sonra motorsikleti sürenin karısı olduğunu ve kavga ettiklerini söylüyor. Adam apar topar ambulansla başka bir hastaneye yollanıyor.

Bu sırada kan tahlilinin sonuçları geliyor. Alkol koması. Ne yapmamız gerektiğini soruyoruz, doktor “gidin” diyor. “sabah kendine gelecek.” Biraz daha bekliyoruz ama bu defa güvenlik görevlisi gelip gitmemizi söylüyor. Sabah Anna Singapur’a gidecek, ben Hoi An için bilet alacağım, Anthony’nin Cu Chi’ye gitmek için erken kalkması gerekiyor. Ama havanın kararmasına da birkaç saat kalmış. Hepimiz hemen hemen aynı yerlerde kalıyoruz. Yürüyüp bir kahveyle kendimize gelmeye çalışacağız. Crayz Buffalo açık, burada günün aydınlanmasını bekliyoruz. İletişim adreslerimizi paylaşıyoruz. Hava aydınlanmadan kahvaltımızı ediyoruz. Bu sırada sokaktan hala müzik sesleri geliyor.

Vedalaşırken arkada Guns N’ Roses Sweet Child O’ Mine çalıyor: “Where do we go now?”

***

Dora Göksal

http://yoldatekbasina.com

             

Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Gokhan ERDOGAN tarafından yazılmıştır

Çok Gezen Çok Tozan, Az Biraz Deli, Biraz da Yazan Çizen, Ucundan Web Tasarımcısı, Çılgın bi Proje Canavarı, Aa Unutmadan Az Buçuk da Fotoğrafçı.

2258 posts

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir