Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Yazdır

Yayınlanan:

Gülşen Bilge Kaya’nın Avrupa Anıları

“Yol bitmez, o labirentin duvarıdır.”
-Kaan Çaydamlı-

2009 yılının başlarında gitme isteği o derece güçlü gelmişti ki, daha önce hiç yurt dışına çıkmamış, daha önce hiç uçağa binmemişken yaz sonunda bir hafta içinde toplam 8 saat uçak yolculuğu ve 17 saat otobüs yolculuğu ile 5 ülkeyi dolaşmıştık.

Yurt dışı seyahatlerinde işin meşakkatli tarafı esasen bu ülkeden çıkabilmekte. Yol ve yolculuk bazılarının internetten aldığı bir uçak biletine bakarken ya da onlar araçlarına atlayıp bir anda gitmek istediği yere doğru yola koyulurken biz kendini temize çıkartmak için günlerce potansiyel suçlu çabası gösteriyoruz. Ve bizim memurumuz soruyor. -Siz daha önce de beraber yurt dışına çıkmışsınız? +Evet? –Akraba mısınız? + Hayır? Bu kadar süre yetecek mi ? +????? Derken uçağa çantalarınızla koştura koştura yetişiyorsunuz. Neyse ki indiğiniz yerde her şeye rağmen bir gülümseme ve misafirperverlik hissediyorsunuz.

Yol almak, hem dışardan hem de kendi içinde yol almak gibi. Varış ve hareket noktamız Amsterdam.

Bir demir molekülünün 165 milyar büyütülmüş halinin heykeli olan Atomium’u görmek için durakladığımızda müzik sesi duyduk ve canlı olduğunu fark ettiğimizde sesin geldiği yöne doğru ağaçların arasından küçük bir yürüyüş yaptığımızda karşımıza bir festival alanı, sahnede rock’n roll konseri veren orta yaştaki müzisyenler ve onlara danslarıyla eşlik eden
seyirciler çıktı. Karşılaştığımız şaşkınlık ve keyifle bir süre onları izleyip otobüsümüze geri döndük.

Paris, popüler şehirler arasında biraz ön yargıyla yaklaştığım bir şehirken, gezide benim için en özel izleri bırakan şehir oldu.

Montmartre’da yağmurlu bir günde piyano çalan küçük kafeye girip kahvemi yudumlamak ve Paris’i en yüksek rakımlı o sanat tepesinden izlemek Demir yığını Eyfel’le karşılaştıramayacağım bir mutluluktu.

Yolculuk sırasında bizim hangi ülkeden geldiğimizi tahmin etmeye çalışanlar sıkça oldu, genellikle İspanyol dediler ve Türkiye’yi duyunca şaşırdılar fakat beni bilhassa şaşırtan tahmin, Montmart’taki bu kafede oradaki çalışanın Rusya’dan mı olduğumu sorup bir de fotoğraf çekinmek istemesiydi.

Paris metro istasyonlarında otantik ezgiler çalan gruplar, müzisyenler, sokak çalgıcıları…

İki gece sonunda bindiğimiz son trende tam da ertesi sabah oradan ayrılacağımızı düşünürken bir istasyonda binerek akordeonuyla şahane ezgiler çalmaya başlayan çocuk bizi uğurlayan son şarkıyı çalarken Paris’i terk etmek, yıllardır yaşadığım şehri terk etmek gibi oldu.

Derken, maket şehir Lüksemburg…

Yeşilin içlerine doğru yürüyüz, yemek, kahve ve huzur… ve gördüğüm en zengin marketin burada olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Lüksemburg’dan Köln’e geçiyoruz.

Gezinin en kısa süresi burada geçiyor. Kısa bir şehir çarşısı keşfi ve ihtişamıyla kadrajlara sığdıramadığımız Gotik Katedali’ni görüp devam ediyoruz.

Ve tekrar başladığımız yere, bu kez gezip de dönmek üzere Amsterdam’a geliyoruz. Burada hâlâ daha hatırlayıp gülümsediğim olay ise meydanda fotoğraflar çekip daha sonra etrafı dolaşmaya başladığımızda meydanın yakınlarında bir yerlerde dolaşmaya devam etip bir türlü meydana tekrar çıkamamamız ve insanlara çektiğimiz fotoğrafları gösterip bu meydana nasıl gidebiliriz diye sormamızdı. Tesadüfen gördüğümüz ve ilk kez gittiğimiz, bizi beklentilerimizden ziyade şaşırtan Hard Rock Cafe keyifli konaklama noktamızdan biri oldu.

Zaman, içini doldurabildiğin kadar uzuyor. Yaşam da… Bu bir haftanın dönüşünde tıpkı yola çıkmadan önceki bir hafta gibi rutin bir ev-ofis hayatı geçirdik, her günümüzün aynı olduğu… ve bu süre sonunda yol arkadaşlarıma; “Bir önceki haftayı, bir de geçen haftayı düşünün” dedikten sonra yeni yol planlarımızı yapmaya başladık.

Üstüne söylenemeyecek sözler vardır ki, içinizdeki yolu anlatır. Onlardan birini bu sebeple
sona sakladım.

Kaybedenler Kulübü radyo programını ve filmini bilenler aşağıdaki metni hatırlayacaktır.
Filmin de en etkili sahnelerinden biridir.

Yol zamanın bir fonksiyonu değildir
Hız yolun zamana bölünmüş halidir
İvme ve sürtünme katsayısı bizi ilgilendirmez
Yolda olmak bir hıza sahip olmayı gerektirir
Aksi durum yolda durmaktır
Durmak sıkıcıdır

Yolda durmak yolda olmak anlamına gelmez
Yolda durmak yolda durmak anlamına gelir
Yolun bittiği yerde durulmaz
Ya önce durulur ya durulmaz
Bazen yolun kenarından renksiz duru sular akar
O sularda balık da vardır
Yolun yardığı tepelerin biri yeşil toprak diğeri bej olabilir

Su aktığı yerin rengine bürünmez
Ama sana öyle gelebilir
Ayrıca yol bitmez
O labirentin duvarıdır

Kaan Çaydamlı

             

Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Gokhan ERDOGAN tarafından yazılmıştır

Çok Gezen Çok Tozan, Az Biraz Deli, Biraz da Yazan Çizen, Ucundan Web Tasarımcısı, Çılgın bi Proje Canavarı, Aa Unutmadan Az Buçuk da Fotoğrafçı.

2281 posts

1 Yorum

Bir yanıt bırak
  1. Keşke Benelüx+Paris+Köln turuna katıldığınızı yazsaydınız da insanlar tüm organizasyonları kendiniz yaptığını sanmasalardı..

    Saygılar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir