Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Yazdır

Yayınlanan:

Ayşe Özek’ten Makedonya’nın incisi: Ohrid

Yemyeşil ıhlamur, çam, çınar ve diğer orman ağaçlarıyla kaplı Makedon dağlarının virajlı yollarında mis gibi havayı soluyarak Üsküp’ten Ohrid’e ulaşmamız akşamı buldu. Üsküp’ten sonra burası cennet gibi geldi. Kale içindeki Kale otele yerleştik. Otelimiz çok temiz sayılmamakla beraber Türkçe konuşan sahipleri çok ilgili ve göle hakim manzarası ile çok hoş. Birkaç dakikalık yürüyüşle sahile inerken yol üzerindeki Ayasofya kilisesini önünden geçip gitmiyor, kişi başı yüz Makedon dinarı ödeyip ziyaret ediyoruz. Aslında yanlış yaptık. Akşam aynı yerde ücretsiz konser varken gündüz para vermek pek akıllıca olmadı. Tarihi kilise Osmanlıların bölgedeki hakimiyeti sırasında cami ödevi yapmış. Kilisenin yanındaki merdivenlerden aşağı sahile inince gördüğümüz tahta platform göl kıyısına konuşlanmış kafeler ve bir plaja yol veriyor.

DSC_0100

Gölün berrak suyunda yüzmeden dönmemek gerek ancak yeterli vaktimiz olmadığından biz yüzemedik. Çarşı içinde kafeler, restoranlar, dükkanlar arasından geçip el yapımı kağıt atölyesine girdik. Burayı görmek iyi geldi. Aile işini sürdüren delikanlı kağıt yapımını güzelce anlattı, biz de ödüllendirip hoşumuza giden bu kağıtlara yapılmış gravürlerden satın aldık. İndirim yapması da pek hoşumuza gitti. Şehir merkezi çok hareketli, cıvıl cıvıl. Meydanda başta kendi adıyla anılan alfabeyi bulan Kiril olmak üzere birkaç heykel görüyoruz. Ana caddenin köşesindeki kafede dondurmalarımızı yiyip caddenin yukarısına doğru koca çınarın bulunduğu Osmanlı çarşısına gittik. Buradaki restoranlarda Osmanlı döneminde yerleşik yemek kültürünün yaşadığını görüyoruz. Köfte, kuru fasulye başlıca yemekler. Koca çınarın gölgesinde oturanlar, evleri, camisi, dükkanları, yemekleri, her şeyiyle Osmanlı bir Ohriddeyiz.

Çarşıdaki dükkanların bir çoğunda inci satılıyor. Ohrid niree inci nire ama var, çünkü bunlar bildiğimiz istiridye incisi değil. Sedef kabuklardan top top parçalar elde ediyor, bu parçaları Ohrid gölünde yaşayan bir balığın pullarından elde edilen solüsyonla kat kat kaplıyorlarmış. Sonuç: Ohrid incisi

DSC_0107

Güzel görünüyorlar ve merak eden varsa diye yazıyorum, vitrinler dolusu incilerden almadık.

Akşam yemeği için bir türlü restoran seçemedik, orada mı yesek burada mı diye itişip kakışırken birine karar verdik. Şiddetli açlıkla unutup fotoğrafını yine çekmediğimiz yemeklerimiz: Patlıcan musakka, enfes bir etli çorba ve koca boyutlu köfte

Tesadüfen girdiğimiz restoranın atmosferi çok çok güzeldi. Müzik kulağımıza hiç mi hiç yabancı gelmedi. Canlı müziğe Makedonlarla beraber biz de kafa göz sallayarak eşlik ettik.

Ertesi gün kahvaltının ardından Unesco Mirası Galicia parkına doğru yollara düştük.  Gölün etrafını saran dağları dolana dolana aştığımız yollarda yeşilin tonları, devasa ve sık ağaçlar arasında kaybolduk. Su üzerine kurulu dünya mirası Su Müzesine tepeden bakıp hoşça kal dedik. Her yeri görmemiz olanaklı değil, kimse kusura bakmasın. İyi ki su müzesine girmemişiz yoksa Galicia parkına yeterli zaman ayıramayacak ve üzülecektik. Son söyleyeceğimi şimdi söylüyorum. Ohrid’e gidip Galicia parkı ve içindeki Saint Naum manastırını görmeden sakın sakın dönmeyin. Yetmez gölü besleyen pınarda sandal gezisi yapmadan asla dönmeyin!

DSC_0175

Parka girişte küçük bir otopark ücreti ödedik hepsi o kadar! Yalnız parkın kapısındaki bikinili kızı görünce epeyce kınadık. Canım olmaz ki; parka, dahası manastıra bikiniyle gelinmez ki, di mi ama.? Parkın aslında hem yemyeşil bir orman, hem Makedonlar için değerli bir manastır hem de Ohrid gölünün kıyısındaki plajlardan oluştuğunu öğrenince kınamamızı geri aldık. Önce tepedeki Saint Naum manastırına çıktık. Tepe dediğim bir iki dakikalık bir yürüyüş mesafesi ve inanmazsınız manastırın bahçesinde tavuslar dolaşıyor. Bir tanesi geniş bahçede dolaşmakla yetinmemiş manastırın tepesine çıkmış.

Önce buraya çıkmakla da iyi yapmışız, böylece Ohrid gölünü besleyen, ömre bedel pınara bol vaktimiz kaldı. Pınarın suyu o kadar bol ki, suyun çeşitli noktalardan yeryüzüne çıktığı geniş alan yemyeşil ağaçların yansıdığı büyükçe bir göl olmuş. Kaptanımız Aleksander motorlu taşıt kullanımının yasak olduğu pınarda sandalıyla dolaştırırken bir yandan da rehberlik yaptı. Adaşı Büyük İskender’den laf açacak olduk, hemen susturdu bizi. Muteber bir kişi değil diye hakkındaki fikrini beyan etti. Elimizdeki su şişesine pınardan su doldurup içmemiz için teşvik etti. Gölün sonunda içinde su kaynağı olan minik kadınlar manastırı(!)na girmek için tekneden bir kaç dakikalığına ayrılıp geri döndük. Manastırın gerçekte minik bir şapel olduğunu söylemeliyim.

Ohrid gölünü saatte yirmi ton suyla besleyen pınarda sandal sefası yapmadan dönen üzülsün ve bir daha gitsin.

             

Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir