Butik Deneyimler, StartupGrind’e Seçilen 100 Girişimden Biri Oldu.

Butik Deneyimler projesi Google’ın desteği ile düzenlenen ve Silikon Vadisinin en prestijli girişimcilik etkinliklerinden biri olarak kabul edilen StartupGrind Global etkinliğinde teknolojisini sunmak üzere 5 kıtada 200 şehirde yapılan on binlerce başvuru arasından seçilen 100 girişimden biri oldu.

Butik Deneyimler’in Paylaşım Ekonomisine Dayalı Pazar Yeri modeli ilgi çekiyor.

Geleceğin paylaşım ekonomisi üzerine şekilleneceğini öngören ve “Uber, Airbnb gibi markaların başarısı tesadüf değil, bu artık yeni gerçeklik, yeni iş yapma modeli” mottosu ile yola çıktıklarını belirten Butik Deneyimler kurucusu Ersan Bilik “bizi gerçekten mutlu eden şeyler sahip olduklarımız değil, yaşadığımız güzel deneyimlerdir – örneğin uzun zamandır Likya yolunu yürümek istiyorsunuz ancak konu ile ilgili hiçbir fikriniz yok. Ya da hât sanatının inceliklerini bilmek istiyorsunuz ancak işin erbabını bulamıyorsunuz. Herhangi bir bölgeyi turist gibi değil de oradaki bir yerli gibi yaşamak, onların yaşadığı hayatı deneyimlemek istiyorsunuz. Ya da hiç fikriniz olmayan bir konu hakkında, mesela kuantum felsefesini öğrenmek ya da yönetim becerilerinizi geliştiren bir doğa yürüyüşü ve kampı.

İşte biz bu deneyimli uzmanlar ile bu deneyimi yaşamak isteyen romantik tüketicileri bir araya getiren sosyodijital platformuz.” dedi.

ButikDeneyimler StartupGrind Silikon Vadisi’ne bulut temelli, esnek ve ölçeklenebilir teknoloji altyapısı için seçildi.

Silikon Vadisi etkinliğine kabul sürecinin oldukça yorucu olduğunu belirten Rıfat Arıcanlı (CSA), “Biz daha önce Almanya’da, Portekiz’de ve Finlandiya’da da oldukça prestijli girişimcilik etkinliklerine kabul almış ve görünürlük sağlamıştık. Bu sayede StartupGrind ile tanışıp başvuru için davet aldık. Teknoloji, ekip, strateji ve finansal açılarından yapılan değerlendirmeleri başarıyla geçtikten sonra başvurumuz onaylandı. Binlerce başvuru arasından seçilerek iddialı teknoloji girişimleri arasında olduğumuz için gururluyuz” dedi.

Bulut tabanlı mobil pazaryeri altyapımız farklı iş alanlarında dijital dönüşüm için uyarlanabilir.

Butik Deneyimler teknoloji altyapısının bulut tabanlı mobil pazaryeri ve sosyal alışveriş çözümü olduğunu belirten Volkan Özçelik (CTO) “Elimizdeki esnek altyapı çözümünü farklı iş alanlarına da hızlıca uyarlanabiliyoruz, bu özelliğimiz Silikon Vadisindeki etkinliğe katılacak 100 girişimci arasına girmemizde etkili oldu” dedi.

ButikDeneyimler Atik (Agile) Yazılım Geliştirme Sürecini Amazon Bulut (AWS) ile Buluşturan bir Yazılım Fabrikası

Ericsson Orta Doğu ve Afrika İş Geliştirme Direktörü ve İTÜ Çekirdek Mentoru Hasan Basri Akırmak, “Türkiye’de çok az girişim bulut temelli platformu Silikon Vadisindeki beklentileri karşılayacak şekilde esnek, ölçeklenebilir olarak kurguluyor. Butik Deneyimler, bulut platform öncüsü Amazon Web Services (AWS) hizmetlerini ölçeklenebilir yük dağılımı (Load Balancing), gerçek zamanlı veri akışı işleme (Stream Processing) gibi amaçlarla kullanıyor. Yazılım geliştirme süreçleri de CI/CD (Continuous Integration / Continuous Delivery) yaklaşımı ile Türkiye ve ABD olmak üzere iki ülkedeki ekip ile yönetiliyor” dedi.

Davet usulü kullanıcı kayıtlarımız devam ediyor

Butik Deneyimler platformunun henüz kapalı test sürecinde olduğunu ve bahar aylarında lansman planladıklarını belirten Emrah Yaman (CDO), “Kullanıcı deneyiminin kusursuz olması için çalışıyoruz. Tüm iş süreçlerini bu açıdan test ediyoruz – biz kullanıcımızı mutlu etmek istiyoruz. Uygulamamızı deneyimlemek isteyen kullanıcılarımız web sitemizden e-posta adreslerini bize bırakabilir” dedi.

Kolay İş Kurulabilecek 10 Şehir

Teknoloji çağı bir zamanlar ‘gelişmemiş’ olarak nitelendirilen bir dizi kenti ön plana çıkardı. Bu kentler iş dünyasına sundukları kolaylıklarla dikkat çekiyor…

Artık iddialı bir teknoloji şirketi kurmak için illaki Silikon Vadisi’nde olmanız gerekmiyor. Internet sayesinde şirketinizi her yerde kurabilirsiniz. Bir zamanlar iş dünyasının dümen suyunda kalan kentler, yeni ekonomide çok farklı bir noktadan avantaj yakalamayı başardılar. Örneğin Nairobi, Lagos gibi kentlerde eskiden sabit telefon hattı bağlatmak için yıllarca bekleniyordu. Şimdi bu kentler, neredeyse sabit telefonu bile görmeden mobil iletişime geçti. Teknoloji, eskinin geri kalmış kentlerine çağ atlattı.

Teknolojinin egemen olduğu yeni ekonomide varlık gösteremeyenlerin geleceği olmayacağını anlayan kentler, yatırımlarını daha düşük maliyetli mobil iletişime kaydırdı. Okullara ve bankalara kolay erişimin sağlanamadığı ortamlarda e-ticaret ve eğitim teknolojilerinin sunduğu fırsatları yakalamak mümkün değil. Günümüzde bir iş başlatmak için geniş, pahalı ofislere, etkileyici mobilyalara, kablolu iletişim hatlarına, kalabalık bir personele gerek duyulmuyor. Artık ihtiyaç duyulan üç ana unsura bakılıyor: İşlevsel bir eğitim sistemi, yasalar ve yürürlüğü, sermayeye kolay erişim, işte bu üç unsuru başarıyla bir araya getirebilmiş kentler…

HO CHİ MİNH CITY (VİETNAM)

HO CHİ MİNH CITY (VİETNAM)

Eskiden adı Saygon’du. 1955-1975 arası Güney Vietnam’ın başkentiydi. Kapitalist güney, komünist kuzeyle savaşıyordu. ABD’nin yardımına rağmen savaşı kaybettiler. Kuzeyle güney birleşti. Ancak aradan geçen 4ü yılda komünizm de çöktü ve Ho Chi Minh City, bir anda büyük sermaye çevrelerinin göz bebeği oldu. Ho Chi Minh, son komünist liderdi. Bu nedenle kente hala Saygon diyenler çoğunlukta. Bugün birleşik Vietnam’ın ekonomi merkezi konumunda. Ülke topraklarının binde 6’sını kaplamakla birlikte, gayrisafi ulusal hasılanın yüzde 22’sinde, endüstriyel üretimin yüzde 35’inde payı var. Ülke genelinde kişi başına gelir bin doları biraz geçerken, Ho Chi Minh City’de 2 bin 850 dolar.

NAİROBİ (KENYA)

NAİROBİ (KENYA)

Kenya’nın yerli kabilelerinden Maasai’ler bölgedeki bir nehi-re ‘soğuk su’ anlamında Nairobi diyordu. 1899’da İngilizlerin kurduğu kente de aynı adı verdiler. Bölgede ‘Güneşin Yeşil Kenti’ olarak bilinen Nairobi, Afrika’nın en büyük borsasına sahip. Londra Borsası, daha 1953 yılında Nairobi Borsası’m, resmi denizaşırı borsa olarak tanımıştı. 21’inci yüzyılın başlarından itibaren de uluslararası büyük şirketlerin karargah kurduğu bir kent halini aldı. Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere pek çok yardım kuruluşu da burada faaliyet gösteriyor. Afrika’daki büyük şirketlerinin üssü de Nairobi’de. Kent merkezini gökdelenlerin kapladığı Nairobi, tekstil, inşaat, işlenmiş besin ve meyve suyu sektörlerinde hayli iddialı.

BANGALORE (HİNDİSTAN)

BANGALORE (HİNDİSTAN)

Hindistan’ın üçüncü büyük kenti. Ülkenin önde gelen enformasyon teknolojisi ihracatçısı. Bu nedenle ‘Hindistan’ın Silikon Vadisi’ olarak da tanınıyor. Tek başına ülke ekonomisine 18.5 milyar dolarlık katkı sağlıyor. Geçen yılki ihracatı 15 milyar dolardan fazlaydı. Amerikan Forbes dergisi tarafından, önümüzdeki on yılın en hızlı büyüyecek üç kentinden biri olarak gösterilmişti. Bin 500 dolarla, kişi başına düşen geliri çok fazla sayılmasa da kentte on binden fazla dolar milyoneri, 60 bin kadar da süper zengin bulunuyor. Hindistan’ın teknoloji ihracatındaki payı yüzde 35 olan Bangalore, aynı zamanda ülkenin 280 kadar biyoteknoloji şirketinin yüzde 48’inin faaliyet gösterdiği bir merkez.

SANTİAGO (ŞİLİ)

SANTİAGO (ŞİLİ)

Şili’nin başkenti ve en büyük yerleşim birimi. 1541’de koloni döneminde kurulan oldukça eski bir kent. Fakat 1980’lerden sonraki ekonomik gelişmeler, kenti modern bir metropol yapmış. Birkaç büyük üniversiteyi bünyesinde barındırıyor. Karayolu ağı, pek çok Avrupa ülkesine parmak ısırtacak kadar mükemmel. And Dağları, kentin havalanmasını önlediğinden hava kirliliği tek sorun. Ülkenin sanayi ve finans etkinliklerinin yüzde 45’i Santiago’da oluyor. Güçlü ekonomisi, ABD’den ve Avrupa’dan iş gücünü Santiago’ya çekiyor. Aynı zamanda Şilinin perakende başkenti. Gerek yerli, gerek yabancı her tür markayı burada uygun fiyata bulmak mümkün. Çevredeki çiftlikler ise Santiago pazarlarına organik ürün gönderiyor.

DAKAR (SENEGAL)

DAKAR (SENEGAL)

Senegal’in başkenti. Coğrafi konumu açısından şanslı bir nokta. Atlantik ve Afrika-Avrupa ticaret yollarının uğrak limanı olmanın avantajından yararlanıyor. 2.5 milyon nüfuslu, oldukça hareketli bir ticari merkez. İngiltere Premier League’de top koşturan Vieira, Evra, Cisse gibi futbolcular, yine Avrupa takımlarında oynayan onlarca ünlü basketbolcu Dakar’lı. Hatta Fransa cumhurbaşkanlığı için aday olan, gönül maceralarıyla adından çok söz ettiren kadın politikacı Segolene Royal da Dakar doğumlu. 1872’de bir Fransız komünü olarak tanınmıştı. 1885’te demiryoluyla diğer önemli merkezlere bağlanınca ekonomik gücü daha da arttı. 1959-1960 arası kısa ömürlü Mali Fe-derasyonu’nun merkezi olan Dakar, daha sonra Senegal’in başkenti oldu.

MANİLA (FİLİPİNLER)

MANİLA (FİLİPİNLER)

Filipinlerin başkenti ve Quezon City’den sonra ikinci büyük kenti. 12 milyon nüfusu var. Bu da Manila’yı dünyanın nüfusu en yoğun kentlerinden biri yapıyor. Kilometrekareye 27 bin 800 kişi düşüyor (Tokyo’da bile bu rakam 10 binden az). Banka, finans, perakende, nakliyat, turizm, gayrimenkul, geleneksel medya, yeni medya, reklamcılık, hukuk hizmetleri, muhasebe, sigorta, tiyatro, moda ve sanat endüstrilerinin merkezi. İş yerlerinin çoğu BPO sistemine ayrılmış. BPO (Business Process Outsourcing), bir tür dış kaynaklı iş uygulamaları. Özellikle enformasyon teknolojisinde görülüyor ve operasyonlarla sorumluluklar üçüncü tarafa devrediliyor. Filipinler bu alanda Hindistan’ı 2012 yılında geçti. O yıl elde ettiği gelir ise 22 milyar dolardı.

LAGOS (NİJERYA)

LAGOS (NİJERYA)

Nijerya’nın önemli limanı, Afrika’nın en hızlı büyüyen ikinci, dünyanın yedinci kenti. Resmi nüfusu 17.5 milyon. Fakat nüfusun 21 milyondan fazla olduğu düşüncesi hakim. Buna rağmen sadece ülkenin değil, Afrika’nın en yüksek yaşam standardı olan kentlerinden biri. Petrol ihracatının neredeyse tamamı bu limandan yapılıyor. İhracatının gayrisafi ulusal hasıladaki payı yüzde 14, döviz girdisindeki payı ise yüzde 90. Fakat Nijerya ekonomisi, sadece petrol anlamına gelmiyor. İletişim teknolojisinden müzik ve film endüstrisine kadar pek çok alanda söz sahibi Lagos. En çok vizyona sokulan film alanında Hindistan’dan sonra ikinci sırada. Beatles üyesi Paul McCartney, ‘Band on the Run’ albümünü 1973’te Lagos’taki EMİ plak stüdyosunda kaydetmişti.

LİMA (PERU)

LİMA (PERU)

Peru’nun başkenti. 1535’te Ispanyollar tarafından kuruldu. 1551’de Amerika kıtasının en eski üniversitesi burada açıldı. Bu üniversite, 463 yıldır kesintisiz eğitim veriyor. Latin Amerika’nın en önemli finans merkezi de burada. Kent çevresinde yedi binden fazla fabrika ve atölye var. Bu işyerleri, Peru’nun sanayi üretiminin üçte ikisini gerçekleştiriyor. Sanayileşme 1930’larda başladı. Peru’nun gayrisafi ulusal hasılasının yüzde 55’ine Lima katkı sağlıyor. İşsizlik oranı yüzde 7’nin altında. Geçtiğimiz yıllarda yüzde 9’luk büyüme oranı yakalamış olan kent, petrol, çelik, gümüş, pamuk, şeker, kahve gibi ürünlerin ticaretiyle tanınıyor.

HONG KONG (ÇİN)

HONG KONG (ÇİN)

Herkes 1997’de İngiltere’nin Hong Kong’u Çin’e devretmesinden sonra rejim değişikliği olacağından ve artık bu kentte iş yapılamayacağından korkmuştu. Oysa Çin, ‘altın yumurtlayan tavuğu’ kesecek değildi. Burayı ‘Özel idari Bölge’ ilan etti ve iş dünyasının çalışma şeklini aynen korudu. Şimdi değilse bile ilk kurulduğu yıllarda güzel kokan bir limanmış. Bu nedenle ‘güzel kokulu liman’ anlamında Hong Kong demişler. Hizmet ekonomisinin, serbest ticaretin ve düşük vergilerin cenneti olarak biliniyor. 1960-1997 arası rekorlar kırmıştı. Gayrisafi iç hasılası 180 kat, kişi başına gelir 87 kat artmıştı. Dünyanın yedinci büyük borsasma sahip Hong Kong, en kolay iş yapılan kentler listesinde Singapur’dan sonra ikinci sırada.

TEL AVİV (İSRAİL)

TEL AVİV (İSRAİL)

İsrail’in Kudüs’ten sonra ikinci en kalabalık kenti. Ortadoğu’nun da Dubai’den sonra ikinci büyük ekonomisine sahip kenti. 1909’da kuruldu. Daha eski olan liman şehri Yafa’dan daha hızlı büyüdü. Ülkenin ekonomik etkinliklerinin yüzde 17’si Tel Aviv’de gerçekleşiyor, işsizlik oranı yüzde 4.4. Amerikan Newsweek dergisi tarafından ‘teknolojinin filizlenen merkezi’, İngiliz The Economist dergisi tarafından da ‘Minyatür Los Angeles’ olarak tanımlanmıştı. İsrailli milyarderlerin onda sekizi Tel Aviv’de yaşıyor. Bu nedenle kent yaşamı, son derece pahalı. Sadece 2013 yılında 700 ileri teknoloji şirketi kuruldu. En yenilikçi kentler sıralamasında New York’tan bile ileride. Yüksek teknoloji şirketlerinin bir arada bulunduğu ‘Kiryat Ati-dim’ bölgesi 1972’de oluşturulmuştu.

Kaynak: My Fikirler

Serdar Kuzuloğlu’nun San Francisco Tavsiyeleri

Dünyanın en popüler teknoloji girişimlerinin büyük bir bölümünü barındıran San Francisco mesleğim gereği sık gittiğim yerlerden biri. Bizim Silikon Vadisi dediğimiz bölge de yine bu şehirde bulunuyor (ki verdiğimiz isim aslında büyük bir çeviri faciası. İngilizce’deki ‘silicon’ bizim dilimizde ‘silisyum‘a denk geliyor. Bizim ‘silikon’ dediğimiz şeyin İngilizce’deki karşılığı ‘siliconE‘. Yani orası aslında Silikon değil; Silisyum Vadisi).

İlk ziyaretimi turist olarak 1993′te yapmıştım ve beni gerçekten büyülemişti. Gençliğim boyu senelerce kaçırmadan izlediğim Karl Malden ve Michael Douglas’lı unutulmaz San Francisco Sokakları dizisinden aşina olduğum o dik tepeler, tramvay, iki-üç katlı evler ve muhteşem okyanus manzarası… Yıllar boyu izlediğim şeyleri dünya gözüyle görmek, gezmek, inanılmaz bir tecrübeydi.

San Francisco (SF diyelim) tartışmasız ABD’nin en kendine has şehirlerinden biridir. 7 milyonu aşan nüfusuyla ülkenin en kalabalık 17. şehri. Ancak karma mimarisinden dolayı bu kalabalığı asla hissetmezsiniz.

Kısa bir tarih gezisi

1700′lerde İspanyol işgalcilerin (hadi kaşif diyelim) ilk ‘beyaz’ yerleşimi kurduğu bölge 1800′lerdeki ‘altına hücum’ döneminin de merkez üssü olmuş. 1906′daki meşhur büyük depremde şehir ağır hasar almış ama esas yıkımı patlayan gaz borularının tetiklediği yangınlar yapmış; şehir günlerce cayır cayır yanmış. Yangın günler boyu bir türlü durdurulamayınca ordu binaları bombalayarak şehirde yarıklar açmış ve yayılmayı engellemiş. Bu felaket sonrasında 400 bin kişi; başka bir deyişle şehrin o dönemki nüfusunun yarısı evsiz kalmış.

1929′da ülkeyi vuran derin ekonomik krizde tek bir bankası bile batmayan şehir, gündeme inat iki dev projeyi tamamlayarak kadere meydan okumuş. Şehrin parçalarını birbirine bağlayan ve bizim İstanbul Boğaziçi köprülerine denk gelen Golden Gate ve Oakland Bay köprüleri o dönemde inşa edilmiş.

Gay cemaatinin ülkede en yoğun olduğu bölgelerden biri olan Castro‘ya ev sahipliğini de unutmayalım. Gökkuşağı bayrağını ilk defa burada görmüştüm. O zamana kadar bana (bize) öğretilen erkek ve kadın kalıplarının dışında hayat görüşü ve yaşamların ‘gizlenmeden de yaşanabileceğini’ ve hayata renk kattığını öğrenmiştim. Gaylerin efsane SF Pride etkinliği bence herkesin hayatta bir kere denk gelmesi gereken bir ‘karnaval’.

Gariptir ama vücut geliştirmenin en popüler gay sporu olduğunu da SF’da öğrenmiştim. Bu kare SF Pride etkinliğinden bir kesit. Bu oğlanlarla rekabet etmediğim için mutluyum. Hiç şansım olmazdı herhalde…

SF aynı zamanda kültürel akımların da başkenti. Kültür-sanat konularına meraklıysanız SF, ABD için çölde vaha gibidir SF. Dünyanın en iyi üniversitelerini barındıran şehir yukarıda da değindiğim gibi teknoloji dünyasının kutsal toprakları Silikon Vadisi’ne de ev sahipliği eder (bir gün sıkça duyduğunuz bu bölge, tarihi, özellikleri ve bizde neden bir benzerinin olamayacağına dair ayrıca bir şeyler yazmak istiyorum.).

Gelelim tavsiyelere

Şehre son ziyaretimin sebebi ayrıntılarını yine bu blogda paylaştığım Cumhurbaşkanlığı ziyaretiydi. Abdullah Gül’ün öğle ve akşam yemekleri devlet protokolü formunda geçtiği için gazeteciler olarak biz de bulduğumuz her fırsatta kendi imkanlarımızı yarattık. Şimdi hatıraları hala tazeyken onayımdan geçen EN İYİLERİNİ paylaşmak istiyorum.

Gigi’s Sotto Mare

Burasını yarı-salaş bir aile lokantası olarak özetlemek mümkün sanıyorum. Adından anlaşılacağı gibi İtalyan kökenli (SF en büyük Çin ve İtalyan mahallelerini barındırıyor aynı zamanda). Yine isminden anlayacağınız gibi deniz mahsullerine odaklı.

Yine flu bir fotoğrafla huzurlarınızdayım.

Gördüğünüz gibi küçük bir mekan, masa sayısı pek az ve her şey insanın üstüne geliyor. Fakat fiyat / lezzet konusunda altın orana sahip. Menüsü gayet zengin ve farklı. Garsonlar sizi sürekli azarlayıp duruyor. Durmayan bir telaş var ve cidden kararlı olup, bir an önce yiyip kapıdaki uzun ve sabırsız kuyruğa masanızı terk etmelisiniz.

1967′de kurulmuş ve 1973′ten beri bugünkü yerinde hizmet veren bu lokantada deniz tarağı sotesi (Sea Scallop Sautè / 19 dolar), karışık deniz mahsullü salata (Combo Louis / 19 dolar),somon füme (Smoked Salmon / 9 dolar) ve mekanın kendi özel yemeği olan deniz mahsullüyengeç çorbası (The Best Damn Crab Cioppino / 38 dolar) tattım.

Yemekler gerçekten kusursuzdu ancak birkaç uyarıyı yapmakta fayda var:

– Ben prensip olarak paramla yemek yiyeceğim mekanın kapısında aşevinde hayır yemeği bekler gibi sıra beklemeye karşıyım ve asla beklemem. Burada büyük bir tesadüf eseri 5 dakika sonra oturtulacağımız söylendi ve öyle de oldu. Ancak yarım saat kadar sıra beklenme olasılığı var (rezervasyon yok).

– Personel canından bezmiş Amerikalı garson kabalığında zirvede. Bu çok garip değil ama Türk restoran muamelesine alışkın olanlar için yadırgatıcı olabilir.

– Size kağıttan bir önlük verilecek. Onu alıp boynunuza takmadan yemeklere başlamayın. Üstünüze MUTLAKA sıçrıyor.

– Mekanın özel yemeği olan yengeç çorbasını bir kişi olarak bitirmeniz mümkün değil. Zaten menüde bunun 2 kişilik olduğu söyleniyor. Amerikalının ikisi, Türk’ün dördü olur. Öyle de oldu. Biz 4 kişi yedik ve çatlayıncaya kadar doyduk.

Scala’s Bistro

Otelimize nispeten yakın bir bölgede bulunan bu mekana girdiğimizde yıllarca kaç tanesine girip çıktığım halde düşünmediğim bir detay aklıma düştü: Bistro ne demek? Aramızda yürüttüğümüz tahminler doğru cevaba çok uzak değildi ama merhum Arman Kırım meğer zaten zamanında ayrıntısıyla yazmış (ki yazıda tavsiye ettiği Buvette Boivin benim de deneyip çok sevdiğim bir bistrodur).

Burası bistro ilkelerine bağlı kalarak tasarlanmış çok güzel bir ortama sahip. Şefinin kalitesi menü ve lezzzetlere de yansıyor. Farklı zaman dilimlerinde farklı lezzetler sunuyorlar. Biz akşam gittiğimiz için akşam menüsünden seçimler yaptık.

Ben sadece kalamar tava (Fritto Misto / 14 dolar) yedim ve Papardelle‘nin (makarna / 25 dolar) tadına baktım. Kalamar pek vasat geldiyse de Papardelle gerçekten iyiydi. Bu mekanda sadece California bölge üzümlerinden oluşan az ama öz bir şarap seçkisi olduğunu da hatırlatmak isterim. Biz bir 2007 Buena Vista Pinot Noir (pino nuar okunur) içtik (56 dolar).

Calzone’s Pizza Cucina

Seçimlerimden fark edeceğiniz gibi ben İtalyan mutfağına biraz düşkünüm. Bu mutfağın en önemli akslarından pizza ve makarna (pasta mı demeli?) konusundaki mahareti ayırt edecek damağa sahip olduğumu düşünüyorum. (örneğin evimin çok yakınında büyük patırtıyla açılan ve insan seline uğrayan Pipa‘nın bayağı vasat olduğunu düşünüyorum. Pizza konusunda benim mahalleye gelirseniz Cento Percento‘ya bir şans verin derim. İnce hamurda her denememde başarılıydılar. Uyarı: Calzone pizzaları BERBAT!)

Neyse efendim; bu İtalyan mutfağı ama özellikle pizza konusundaki bütün standartlarım bu mekanda alt üst oldu. Çok net ve her harfini kast ederek söylüyorum: ben bu kadar güzel pizza ye-me-dim!

Calzone, ince hamur pizzayı ortadan ikiye katlayıp kapatmak gibi bir şey. Çibörek (çiğ börek denmez!) ya da poğaça (bohçadan geliyor) formunu düşünün. Benim hiç sevmediğim bir tarz. Buranın ismi biraz aldatıcı ama geniş bir açık (klasik) pizza menüsü de var. Makarna ve şaraplar da enfes (dene dene bitmez).

Burada şarküteri tabağı, prosciutto pizza (san daniele prosciutto / 15 dolar), deniz mahsullü fettuccine (menüde yoktu, özel yaptırdım / 18 dolar) ve bolca parmesan peyniri yedim. Ayrıca masaya gelen dört peynirli (four cheese / 14 dolar) ve calzone usulü yapılmış patlıcanlı pizzanın (marinated eggplant / 14 dolar) tadına baktım. Hepsi kusursuzdu. Ancak geleneksel pizzası ipincecik hamuru, ağız suyu akıtan mayası ve tam kıvamında (yani az) malzemesiyle ‘ben gerçek bir İtalyan’ım’ diye bas bas bağırıyordu.

Mekanın tasarımı da çok ilgi çekiciydi.

Şarap seçimimizi de İtalya’da ‘Şarapların Kralı’ ya da ‘Kralların Şarabı’ olarak da anılan Barolo Mauro Molino‘dan yana yaptık (70 dolar).

Burayı galiba hiç unutamayacağım.

Ozumo

Gay mahallesinde küçük ve çok popüler bir suşici olduğunu duyduk ve yola koyulduk. Ama gördüğümüz mekan pek iç açıcı gelmediği için başka bir yer aramaya başladık. Bu sırada Çinli şoförümüz bize iyi bir tavsiye verebileceğini söyledi. Bu tip durumlarda hep bir hanut korkusu yaşamışımdır ama epey acıktığımız için kabul ettik.

Kapısından girdiğimiz mekan benim ÇOK sayıda örneğini tecrübe ettiğim Japon restoranlarının içinde ilk 3′e girecek kadar iyiydi.

San Francisco, Oakland ve Santa Monica’da bulunan bu restoran zinciri geleneksel Japon mutfağının ana unsurlarını zedelemeden yeni, modern ara tatlar geliştirmiş. Suşileri çeşit olarak az ama muhtemelen başka bir yerde yiyemeyeceğiniz bileşenlere ve sunum tarzına sahip.

Aşağıda miso çorbayla başlayan, nigiri / sashimi seçenekleriyle devam eden ve enteresan bir Japon tatlısıyla biten kendi seçimimi görebilirsiniz.

Kalabalık bir grup olarak gittiğimizden aşağı yukarı her şeyi tattık. Burada tek tek yazamayacağım. Ancak etinden suşisine, şarabından tatlısına her şeyiyle gerçekten eksiksiz, kusursuz ve lezzet dolu bir akşama hazır olun derim. Burayı sakın ihmal etmeyin! (Uyarı: pek de ucuz sayılmaz)

Colosseo

Cumhurbaşkanlığı kortejinde bize tahsis edilen minibüsün Kuzey Afrika kökenli, Sicilya’dan göç etmiş Luigi adlı bir şoförü vardı. Kendi sanki ABD toprağından yeşermiş gibi ülkeyi Çinlilerin istila ettiğini ve her işi bok ettiklerini anlatıp duruyordu. Mafyaları bile edepsizdi ona göre (sadece hedeflerini değil bütün aile ve akrabalarını da öldürüyorlarmış). Ayrıca erkeklerin gayet iyi anlayacağı o ‘leş muhabbetin’ dibini bulmakta üstüne yoktu (örnek vermek bile mümkün değil).

Kendisinden tavsiye istediğimiz bir gece bizi kuzeninin mekanına götürmeyi teklif etti. Günlerce bize kuzenlerini anlatıp durmuştu. Ben bu kadar çok kuzeni olan çok az adam tanıdım. Sırada Colosseo adlı mekanın sahibi kuzen vardı demek ki…

Yaz tatilini Sultanahmet’te geçirmiş yüzde 100 İtalyan garsonun bize kanı hemen kaynadı. Bu iyiye işaretti. Mekanın özelliği her masaya bir bedava bruschetta vermesi (sarımsaklı ekmek üstüne sızma zeytinyağı ve domates diyelim).

İsmini Roma’da gladyatörlerin savaştığı meşhur arenadan alan mekanın iç dekor ve aksesuarları da aynı temayı taşıyor.

Burada pizza ve makarnalardan oluşan bir seri denedik:

Enfes makarna ve pizza turu burada da devam etti. Belki çok iddialı bir yer değil ancak orta karar bir öğle yemeği için kesinlikle aklınızda bulunması gereken, sizi üzmeyecek ve hesaplı bir mekan burası.

Caffe Greco

Yukarıda tanıttığım Calzone’s Pizza Cucina’da karbonhidrata gömüldüğümüz gün kafamı kaldırdığımda sokağın tam karşısında Caffe Greco’nun tabelasını gördüm. Sonra camlarına kitlendim. Dev boyutta beni can evimden vuran bir anahtar kelime vardı: Cannoli!

Ben cannoli ile seneler önce Baba filminin şu meşhur sahnesini izlerken tanışmıştım.

Bir mafya askerinin cinayetten sonra bile önemle üstünde durduğu ve unutmaktan korktuğu bu cannoli ne olaydı? Bir tatlı olduğunu araştırıp buldum ama lezzeti nasıl bir şeydi acaba? 1989′da İtalya’ya gittiğimde aklıma gelmedi ama doksanlı yıllardaki bir New York ziyaretimde siftahı yaptım. Bu sahiden de unutulacak bir lezzet değildi!

İtalya’nın (daha doğrusu Sicilya’nın) meşhur ricotta peynirinin bolca şeker ve vanilya eritilip koni şekilli bir tatlı kıtır hamurun içine doldurulmasıyla elde edilen geleneksel bir Sicilya tatlısı. (Esasında isminin doğrusu ‘cannolo’. Çoğul olarak kullanıldığında cannoli’ye dönüyor. Bizdeki ‘ler’ eki İtalyanca’da o ve i ile temsil ediliyor. Ama bu tatlı çoğul isimli haliyle yerleşmiş dile bir sebeple).

Ne yazık ki Türkiye’de hiçbir yerde rastlamadım. Siz bulursanız lütfen haberdar edin.

Pizza ve makarna ile çok doymuş ancak burayı aklıma yazmıştım. Son gün uğradım ve siparişi verdim. Bir tane daha yemek istedim ama kendimi tuttum. Şimdi çok pişmanım. Keşke 2-3 tane daha yeseymişim. Çünkü gerçekten çok lezzetliydi.

Yunan kahvesi isimli bir mekanda Sicilya tatlısı yeteri kadar ipucu veriyordu ama yine de dayanamayıp sordum. Evet. Sahibi ne Yunan’dı ne de İtalyan’dı. Bölgede halkını pek sevmedikleri için böyle bir tarzla kendini sıyıran bir Arap’tı sahibi.

Ama güzel cannoli yapıyordu ve hepimizin aklında bulunmalıydı.

BONUS: Chicago

San Francisco’ya geçmeden önce sadece bir gece kalabildiğim Chicago’da çok kısa iki restoranı da tavsiye edip bitiriyorum: Lou Malnati’s Pizzeria (Chicago usülü derin tencere pizzası. MUHTEŞEM!)

Dökme demir tencerede pişen Chicago tarzı bu pizza yaklaşık 10 santim kalınlığında ve sadece 1 santimi hamurdan oluşuyor. Çok ilginç bir lezzet!

Ve et sevenler için şehrin en iyi seçimlerinden biri olan Gibsons. Aklınızda bulunsun.

***

Serdar Kuzuloğlu

http://mserdark.com/seyahat/san-franciscodan-yemek-ve-mekanlar

 

tr_TRTürkçe
en_USEnglish tr_TRTürkçe