Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Yazdır

Yayınlanan:

İstanbul’u Neden Seviyorum?

Jason Goodwin “Boğazın yanında durmak tüylerimi diken diken ediyor” diyor.

Yazar için İstanbul; Bizans, Roma ve Osmanlı tarihinden zengin ve Rus denizaltıların, dev tankerlerin ve turist gemilerinin İstanbul’un kalbine doğru süzüldüğü bir şehir.

İstanbul’a ilk kez genç romantik yıllarımda Baltık’ın ağaçlık yollarından Boğaz’a yürüyerek Doğu Avrupa üzerinden geldim. 26 yaşındaydım. Huşu içinde Ayasofya’nın altında durdum. Kafelerin ekmekleri göz kamaştırıcı bir biçimde taze, uskumrular denizden çıkmaydı ve Kapalı çarşıdaki nane ve tavuk karışımı, aylar süren kasveti alıp götürdü.

İstanbul Asya ve Avrupa, Karadeniz ve Akdeniz arasında bir turnike gibi. Hanedanlığın ortaçağ büyükelçisi bir keresinde İstanbul’un yaratılıştan dünyanın başkenti gibi gözüktüğünü söylemiş, hâlâ boğaza karşı durup dev bir tankeri, Rus denizaltısını veya şehrin kalbine doğru süzülen bir Ukrayna gemisini izlerken tüylerim diken diken oluyor. İstanbul çok güçlü bir şekilde jeopolitiksel hissettiriyor. Bir zamanlar sırasıyla Roma, Bizans ve Osmanlı’nın başkenti olduğu düşünülecek olursa böyle hissetmek aslında hiç şaşırtıcı değil. Atatürk Ankara’yı başkent yaparak rütbesini indirse bile gücünü hâlâ hissedebiliyorsunuz.

Her köşesinde tarih olan bir şehir – bir Roma yazıtı, bir Bizans duvarı, bir Osmanlı çeşmesi. Birkaç adımda uygarlıklar arasında yürüyorsunuz. Roma sarnıçlarından ve yeraltı kalıntılarından 14. Yy Galata Kulesinin tepesine kadar tüm şehir katman katman gibi duruyor. Stile, ihtişama ve muhteşem manzaralara sahip. İstanbul çok tepeli bir şehir, Roma’daki gibi yedi tepeli şehir derler hep. En sıcak yaz ayında bile bir esinti bulabilirsiniz.

Şehrin en büyük zevklerinden biri de suya kaçabilmek, turist teknesine binmeniz gerekmez, Asya Avrupa arasında, ya da Boğazdan Ortaköy’e giden eski vapurlardan birine atlayın. Burada bir bardak çay eşliğinde dışarıda oturabilir, Haliç boyunca şehrin kubbelerini seyredebilirsiniz- Sultanahmet, Ayasofya, Süleymaniye. Sadece gökyüzünde türemeye başlayan ve keyfinizi bozacak olan gökdelenlerden bakışlarınızı kaçırın.

İstanbul’un son 25 yıldaki büyümesi akıl almaz – 2 milyonluk şehir artık 14 milyon, ortaya çıkan uğultuyu hissedebiliyorsunuz. Ancak merkezi, tarihi bölgeler şaşırtıcı derecede samimi, karmaşık ve yürünebilir.

Ayasofya – kutsal bilgelik kilisesi 16. Yy ’da inşa edildi ve dünya harikalarından biri. Şu an kalabalıklar olmadan ziyaret etmek için en ideal zaman. Büyük hacmiyle ezici. Brunelleschi benzerini Floransa’ya yapmadan neredeyse bin yıl önce Ayasofya kare bir tabana yuvarlak bir kubbe yerleştirme bulmacasını çözen ilk yapıydı.

Sultanahmet Camii İznik çinileriyle güzel ama ben Mısır çarşısının yan sokağının hemen aşağısındaki 16. Yy Rüstem Paşa camiini tercih ederim. Burası, kuaför makasından budama bıçaklarına kadar keskin olan her şeyin satıldığı dükkânlarıyla küçük ama her zaman kalabalık olan mükemmel bir sokak. Dükkânlar arasındaki koyu renk taş merdivenlerin izini sürer,  telaş ve gürültünün yukarısında camiye bakan sessiz alanda bir yere çıkarım. Bu cami Topkapı sarayı mutfaklarının ve muhteşem Süleymaniye camisinin mimarı Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş ve en iyi İznik çinileriyle döşenmiş. (Mimar Siman 50 yaşında hükümdarlığın mimarı olarak atanmış ve yaklaşık 100 yaşına kadar bu görevi daha iyi ve daha iyi hale getirerek yapmıştır.) Aynı zamanda caminin tam karşısında dışarıdaki küçük sandalyelere oturup çok uyguna yemek yiyebileceğiniz temiz bir kebapçı da bulunmaktadır.

Çok turistik ama Kapalı Çarşı mutlaka ziyaret edilmeli. Kendi cami ve hamamlarıyla kalabalık pasajlar. Bu arada, Eğin tekstil çok ince hamam havluları ve diğer tekstil ürünleri üretmektedir. Kuzey ucundaki sahaflar çarşısını hep sevmişimdir,  özellikle, İngilizce de dâhil olmak üzere her dilde eski ve yeni kitaplar satan küçük tıkış tıkış kitapçı Dilmen Kitapevi. Buradan en son aldığım kitabın ismi Osmanlıların cinsel hayatıydı. Google tarafından garip bir şekilde tercüme edilen büyüleyici şeyler… İstanbul’un Oxford Caddesi olan İstiklal caddesinde de bazı iyi kitapçılar bulunuyor.

Nostaljik biri olarak, hareketli Pera bölgesindeki Büyük Londra Otelinde kalmayı seviyorum. Süslenip püslenmemiş ve hâlâ alışılmadık hovarda melankolik bir hava yayıyor.

500 yıllık saray pişirme geleneğiyle İstanbul yemek yemeyi sevenler için bir cennet. İster dumanlı kebabın ister lezzetli sebzelerin, pilav ve tatlıların peşinde olun, Kadıköy’deki Çiya Sofrasını deneyin. Güzel yerel mekanları denemek için Istanbul Eats sitesine göz atabilirsiniz. Nişantaşı’ndaki Kantin yemek yemek için şık bir yer ve de Gelibolu beyaz şarabı servis ediliyor. Türkiye’nin şarapları nefis olabilir.

Antik kent surlarına girdiğim ilk günden beri İstanbul, yazı hayatımı domine etti. Seyahat ve tarih kitaplarında ve Osmanlı İstanbul’unun modern Londra kadar kozmopolitan olduğu 19 yüzyılda geçen 5 gizem romanında İstanbul’u yazdım.

Not: Bu yazı yazar Jason Goodwin’le yapılan bir röportaja aittir.

Kaynak ve Görsel: The Guardian

             

Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir